Pages

20 Kasım 2010 Cumartesi

Kurbanda Misimovic'e girmek

Saykodelik peygamberlerimizden Hz. İbrahim’in biricik evladına kıymasına razı olmayan Allah’u Te’ala’nın “Sakin ol Şampiyon!” diyerek gökten koyun indirmesinin yıldönümüne denk gelen şu mübarek kurban bayramında, Galatasaray yönetiminin birleşip kurban diye Misimovic’e girmesi dinen caiz midir bilemem lakin Wolfsburg’u şampiyon yapmış, Bundesliga'nın asist rekorunu kırmış, Bosna Hersek’i adam etmiş bir futbolcunun bu kadar çabuk piç edilmesi ayıptır, terbiyesizliktir, kıymet bilmezliktir.

Misimovic’in kadro dışı kalmasıyla ilgili yapılan açıklamalar bayağı ilginç. 1 hafta önce teknik direktör Hagi bir basın açıklaması yapıyor ve “bazı futbolcular ciddiyetsiz, devre arasına gelmeden onlarla yolumuzu ayırabiliriz” diyor. Moralman, Cübbeli Ahmet Hoca ile aynı masada maklube yemek zorunda kalan CHP Kadın Kolları Başkanı’ndan farkı olmayan takım bu açıklamayla daha da geriliyor. Elano, “Galatasaray’da mutluyum ama Brezilya’ya dönmek isterim” diyor bu açıklamalardan sonra. Taraftarlar olarak biz, isim verilmeden hedef gösterilen bu futbolcuların Servet, Ayhan, Mustafa Sarp gibi bayrak direğiyle arasındaki farkı kolay kolay bulamadığımız isimler olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu isimlere hiçbir şey olmazken, takıma gelişi 3-4 ayı geçmeyen ve muhtemelen henüz hiç 90 dakika forma giymemiş Misimovic göt altına giderek kadro dışı bırakılıyor.

Her futbolcu kadro dışı bırakılabilir fakat bunun belli şartları var. Bakalım Misimovic bu şartlara uyuyor mu; Misimovic hiç antrenman kaçırmamış ve yine hiçbir antrenmana geç gelmemiş. Düzenli olarak yapılan fizik kondisyon testlerinde takımın ya en iyisi ya da ikincisi çıkıyor. Antrenmanlar çoğunlukla basına kapalı olmadığından Sabri’yi ya da Ayhan’ı pandiklemiş olsa haberimiz olurdu, demek ki bu da olmadı. O zaman sormak lazım; düzenli olarak antrenmanlara gelen, fizik kondisyonu takımın geri kalanından çok daha iyi olan ve görünürde bir arızasını görmediğimiz bir futbolcu neden kadro dışı bırakılır? Daha güzel sorular da var; 13. hafta itibariyle averajı ekside olan bir takımda, kadroya yeni katılmış bir hücumcu kadro dışı bırakırken savunmacılara dokunulmaması neye delalettir? Ankaragücü maçında, Rijkaard gitsin diye bilerek isteyerek takıma iki gol yediren Servet Çetin cumhuriyet sucuğu gibi defansın tam ortasında dururken Misimovic’i A2 takımına göndermenin mantığı nedir?

Mesele Misimovic’in kadro dışı kalması değil, yönetimin taraftarla taşak geçer gibi hareket etmesi. Dersin ki “Kardeş ben radikal kararlar aldım, bu takımla olmuyor”, Misimovic’in ardından gönderirsin Servet’i, Sarp’ı, Ayhan’ı falan, Paf takımdan da alırsın 4-5 tane futbolcuyu A takıma, geleceğe yatırım yaparsın, eyvallah deriz, sineye çekeriz. Ee ama bunu da yapmıyorsun. Ya da çık basının karşısına “Misimovic’in kabahati budur” de, o da yok.

Adnan Polat kimdir? Ne işe yarar? 10 yıldır stadyum yapıyoruz. Yok amına koyyim proje onaylanmadı, yok amına koyyim mühendisin kafasına kamyon çarptı, yok amına koyyim orası devlet arazisiymiş… 1 yıl sonra stadyum hazır diyorsun, aradan 5 yıl geçiyor. İşçiler bilmem ne zamandan beri maaş alamıyoruz diye gösteri yapıyor. Haldun “İn Haldun We Trust” Üstünel gibi bir adam yönetimi bırakıyor. Canlı yayında “Rijkaard’la sözleşme yenileyeceğiz, sonuna kadar arkasındayız” demenin üzerinden 1 ay geçmeden adamın sözleşmesini fes ediyorsun. Yerine de, kendi üzerindeki eleştirileri bertaraf etmek için taraftarın taptığı fakat son 5 yıldır takım çalıştırmamış, başarılı olamayacağını adın gibi bildiğin Hagi’yi getiriyorsun. Daha iki yıl evvel futbolu bırakan efsane Tugay Kerimoğlu’nu da onun yardımcısı yapıyorsun. İkisi de canımız ciğerimiz ama sen de en az bizim kadar biliyorsun, bu adamlar başarısız olacaklar. Galatasaray yönetimi kötü olabilir, başarısız olabilir, her şey olabilir ama yavşak olamaz. Galatasaraylılık bir kültürdür, gelenektir. Ve bu gelenekte ne Adnan Polat’a ne de Adnan Sezgin’e yer yok.

Adnan Sezgin’e de bir çift lafım var. Rijkaard’ın gönderilmesinden sonra gazetelere açıklama yapmış. Demiş ki “Taraftarın tepkisi yüzünden bugüne kadar 5 kez istifamı verdim ama başkanımız kabul etmedi”. Sevgili Adnan Sezgin, istifa bir kez verilir. İstifa tek taraflıdır. İstifa onurlu bir harekettir ama sayısı arttıkça kişinin onurunu da azaltır. Ben 6 yaşımdan beri istifa ediyorum ulan tribinizle 3-5 malın aklını alabilirsiniz ama emin olun yalnızca 3-5 malın aklını alabilirsiniz. Biz yemiyoruz zira.

Galatasaray yönetiminin meşruiyeti bitmiştir. Yönetimin istifa etmesi ve yeni bir kongre yapılması gerekir. Hagi ve Tugay Kerimoğlu kabul ederlerse –ben etmezdim ama onlar efendi adamlar, belki ederler- Paf takımın başına geçirilir ve geleceğe yatırım yapılabilir. Gelecek yıllar için kaliteli bir teknik adamla anlaşılabilir. Servet, Sabri, Ayhan, Sarp, Barış gibi futbolculara üzerinde “Başkanım beni al” yazan tişörtler giydirilip Aziz Yıldırım’ın kapısının önüne bırakılabilir, bir taşla iki kuş vurulabilir. Baros, Neill ve Cana hariç diğer yabancılardan bu saatten sonra hayır gelmez, onlar da devre arasında gönderilebilir. Yerlerine öncelikle genç takımdan oyuncular alınırsa daha mantıklı olur, zira zaten bu sene bitti, ilk 4’e girmek bile mucize olur. Bu sebepten bu kaybı bir iki oyuncuyu adam ederek kâra dönüştürebiliriz. Belki devre arasında bir iki tane –ki devre arasında böyle oyuncular bulunmaz pek- kaliteli yabancı alınabilir ama önceliğin Paf oyuncuları olması daha hayırlı olur. Taraftarlar birleşerek Polat Towers’ın önüne kakayla “GS ULAN” yazabilir, eğlenceli olur.

3-0 yenildiğimiz milli maçtan hemen sonra Hamit Altıntop çok güzel, çok yerinde bir şey söyledi. Dürüst olmalıyız dedi. Milli tarihimiz yalan, siyasetimiz yalan, kendimize atfettiğimiz tüm özellikler yalan, futbolumuz yalan, söylediklerimiz yalan… 85 milyon insan her gün aynı yalana uyanmaktan vazgeçmeli artık.

10 yıldır Galatasaray’ın kadrosunda Sabri var ulan, eksikliklerimizle barışalım artık.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Dev Aynasındaki Karınca

Başlığa bakınca menkıbe okuyacağınızı sanmış olabilirsiniz. Haklısınız da. Fakat Galatasaray'ın hocası Rikkaard'ın akıbetinin belli olacağı şu fantastik günlerde Türk spor basınında Arda, Mesut Özil ve Hiddink üzerinden dönen tartışmalardaki metafizik öğeler, kabul edersiniz ki dini bir menkıbedekinden hiç de aşağı kalmıyor. Hatta Hira mağarasında ağ örerek Hz. Muhammed'i kurtaran örümceğin Erman Toroğlu'ndan çok daha gerçek, çok daha akla yatkın olduğuna dair güçlü argümanlarım var.

Madem Erman Toroğlu öküzünden başladık, ondan devam edelim. Tüm bu "seks yapıyor ondan sakat" geyiklerini bir kenara bırakıp, malum videodaki Arda Turan'a kilitlenelim. Ağlamamak için kendini tutan bir çocuğun sesinin çatallanmasına kilitlenelim. Gözyaşlarını silişine kilitlenelim. Bu adam, Türkiye'nin en büyük ve en başarılı futbol kulübünün kaptanı. Hem de henüz 23 yaşında. Bakın burası önemli, bu "çocuk" henüz 23 yaşında. Sakatlanmış. Muhtemelen en az 2 ay futbol oynayamayacak. Geçen sene taraftarlarla arası bozulmuş. Eskisi kadar sevilmediğini düşünüyor. Ve bu çocuk 23 yaşında. Medyatik bir sevgilisi var ki futbolcu için tehlikeli bir durum. Alpay'ın, tek bir ağızdan eşine küfreden 20.000 taraftar yüzünden Almanya'ya gittiğini unutmayalım. Unutmayalım demişken, Arda henüz 23 yaşında. Geçen sene Atletico Madrid'ten teklif gelmiş, başkan bırakmamış. Milli takımda o yokken oyun kurulmuyor, futbol oynanmıyor. Bu çocuk şimdi sakat. Ve Türk futbol basınının kıçındaki kıllar ağarmış kadrolu vampirlerinden biri bu çocuğun sakatlığını "fazla seks yapma"sına bağlıyor. Bir gazete de hem Arda'nın hem de sevgilisinin fotoğraflarını boy boy yayınlayıp manşete bu seks ve sakatlanma iddiasını yerleştiriyor ahlaksızca.

2 gün önce Erman Toroğlu'nun yorumcu olarak çalıştığı TV programındaki açıklamalarını gördüm. Ben böyle bir şey söylemedim, hedef gösteriliyorum dedi. Böyle bir açıklamayı yapacak yavşaklıkta bir adam söyle desen sokaktaki adama, hiç düşünmez Ermen Toroğlu cevabını verir. Çünkü Erman Toroğlu modeli adamlar yorum, analiz falan yapabilecek akli melekelere sahip değiller, yalnızca böyle tartışmalar yaratabilirler, diğer türlü var olamazlar. Neyse, Erman Toroğlu tapiri için şu imleçin hareket etmesi bile kayıptır.

Rijkaard, son Ankaragücü maçından sonra kızağa çekilmek üzere medyanın önüne itildi. Tıpkı Milan'ın başındaki Fatih Terim gibi. Ankaragücü maçında bilerek, isteyerek takımın gol yemesine neden olan Servet Çetin'in karaktersizliğinin aynısını Fatih Terim'li Milan'da İnzaghi, kazandıkları penaltıyı bilerek kaçırarak ve bunu da basına söyleyerek yapmıştı. Hikayeler benzer lakin öznelerin ağırlığı konusunda ciddi bir farklılık var. Fatih Terim, İtalya gibi futbol anlamında dünyanın sayılı ülkelerinden birinde çalışmasa İtalya açısından pek de bir şey değişmez. Fakat Rijkaard Türkiye futbolu için nimettir, mucizedir. Herkesin ağzını aça aça izlediği Barcelona'nın sistemini kuran adamdır Rijkaard, Şampiyonlar Ligi kaldırmış adamdır. Ve biz şimdi bu adamı gönderip yerine her mimiğinde derin ve ayrı bir anlam saklı yüz çengisi Hikmet Karaman'ı getirmeyi düşünüyoruz. Birkaç gün evvel bir programda denk geldim Hikmet Karaman'a, sunucu "Rijkaard'ın yardımcılığını teklif etseler kabul eder misiniz?" dedi, hikmetinden sual olunmaz Hikmet Karaman da "Etmem, ama Rijkaard'ın sportif direktörlüğü teklifi gelirse düşünürüm" dedi. Dadaizmin harman olduğu bu topraklarda yetişen Hikmet Karaman'ın en büyük başarıları mercimek çorbasını üzerine dökmeden içebilmek ve Kayserispor'la ligi 6. bitirebilmek. Ulan adam Şampiyonlar Ligi kupası kaldırdı, Kayserispor'a ayakkabısının sağ tekini yollasa, o ayakkabı orada senden fazla saygı görür it. Neyse, Hikmet Karaman iyi adam, kızmayalım fazla.

Şunu her yerde, her zaman sıkılmadan usanmadan söylememiz lazım;Türk futbolu diye bir şey yoktur, kendimizi kandırmayalım. 2008 Avrupa Şampiyonası'ndaki zincirleme mucizelerimizden beridir dünyanın en patetik futbol ekolü tanımlamasıyla günbegün karşılaşıyoruz. Neymiş efendim, "biz motivasyonla oynuyoruz, rakiplerimizi bu inançla yeniyoruz". Demezler mi adama "Ee yarram, madem öyle Dünya Kupası'na neden gidemedin?" diye. Sanki İtalya, İspanya falan 11 tane androidle çıkıyor sahaya. Öküz, sen futbolcunu yine motive et, diğerleri etmiyorlar mı sanki, davar?

Ekolü "gazlamak" olan takım, İngiltere'yi yenip evinde San Marino'ya yenilir. Çünkü devam eden şey sistem değildir, motivasyondur. O motivasyon kaybolduğunda da Azerbaycan'a yenildiğimiz gibi yeniliriz. Tıpkı Beşiktaş'ın İngiltere'de Chelsea'yi yendiği gibi. Tıpkı Fenerbahçe'nin Pendikspor'a yenildiği gibi. Ki zaten ekol olarak "gazlama"yı kabul ettiğinde Azerbaycan'a yenilmeye de kızmaman lazım. Madem futbolunda sistemi, oyuncu kalitesini, hücum varyasyonlarını, takım oyununu, altyapıyı önplana çıkarmak ya da ekol olarak benimsemek yerine motivasyonu ve gazlamayı seçiyorsun, o zaman Azerbaycan yenilgisinin sebebi olarak "onlar daha iyi motive olmuş" dersin geçersin. Zira analiz yapacak bir seçenek bırakmıyorsun ki. Motivasyon dediğin şey bulgur değil ki tartıp ölçesin.

Azerbaycan yenilgisi hakkında konuşmak lazım tabii ki lakin Almanya yenilgisinden sonra veryansın edenleri anlamak hakikaten imkansız. Bu adamlar geçen dünya kupasında, kupanın favorisi Arjantin'i 4-0 yenmediler mi? Mükemmel bir takım oyunu oynamıyorlar mı? Neredeyse tüm mevkilerindeki oyuncular kalite olarak bizim futbolcularımızdan üstün değil mi? Nasıl bir aymazlıkla kendimizi dev aynasında görüyoruz anlamıyorum. Son 15 yılda futbolumuz ilerledi, gelişti, hem de o küfür ettiğimiz Mesut Özil gibi Almancı futbolcular sayesinde oldu bu. Şimdi ise milliyetçilik damarlarımızı gere gere Mesut'a küfrediyoruz. Sahte Twitter hesabından "Ben Türk değilim, Kürdüm" yazısını görünce tüm o sempatimiz bir anda "vay orospu çocuğu"na dönüyor. Sonra adam gerçek Twitter hesabından "Ben öyle bir şey demedim ama Kürt olsam ne değişecek" diyerek tüm o tek hücrelilere kapak üstüne kapak veriyor.

Mesut Özil Alman milli takımı yerine Türk milli takımını seçseydi şu anda Real Madrid'te oynuyor olur muydu? Nuri Şahin son 5 yıldır Türk milli takımının formasını kaç kere giydi? Almanya'dan gelen futbolcuların kaç tanesini adam gibi kullanabildik?

Mesut Özil testimize doldurup doldurup amaçsızca yere döktüğümüz suyu milli takımımızı seçmeyerek kesti. Çünkü Türk milli takımında oynamanın kariyerine zarar vereceğini gördü. Bakın şurada Bosna Hersek-Almanya u-17 maçının istatistikleri var. Almanya maçı 6-1 kazandı ve Almanya'nın 6 golünü de Türk asıllı Alman futbolcular attı. Keşke biraz kafamızı çalıştırıp, "Dünyaya bedel gazımız var" ekolü gibi saçmalıklarla uğraşmak yerine futbolumuzun gelişmesi için rasyonel bir hamle yapsaydık da şu canavar gibi çocuklar bizim milli takımımızı seçseydi, biz de onları 3-4 yıl sonra Türk milli takımı formasıyla izlerken keyiften kudursaydık. Ama öyle olmayacak çünkü Mesut Özil "Kral çıplak" dedi. Türkiye'nin futbolla alakasının olmadığını, bağıra bağıra söylemekten gurur duyduğumuz "futbolla yatıp futbolla kalkan" bir ülke olmadığımız gösterdi o çocuklara.

Almanya'daki lisanslı Türk futbolcu sayısı, tüm Türkiye'deki lisanslı futbolcu sayısından daha fazla. Biz sporu, futbolu falan sevmiyoruz, biz taraf olmayı seviyoruz.


Not: Bu yazıyı yazmaya başladığımda Rijkaard henüz Galatasaray'dan ayrılmamıştı. Ayrılacağını da düşünmüyordum açıkçası. Şimdi Hagi+Hakan Şükür'lü seçeneklerden, Fatih Terim'den bahsediliyor. Kızıyorum ama sanırım yalnızca bunu hak ediyoruz.

Rijkaard'ın gönderildiği, Hiddink'in kalitesinin tartışıldığı ülkede futboldan bahsetmek :)

10 Haziran 2010 Perşembe

Arçil ve Şota


Yıldırım Demirören'in bu seneki transferleri. Bütün masrafları cebinden karşılamış büyük başkan. Beşiktaş'a da böylesi yakışırdı zaten.

Pele has shaking orgasm during sex

Anılar insana bir zamandan sonra masal gibi gelmeye başlıyor.

5 yaşına kadar yaşadığım yerde anılarıma kazınmış eski bir köşk vardı. Koca cümle kapısı ve görkemli bahçesini kaç kez rüyalarımda gördüm bilmiyorum. Aradan geçen 15-20 yılın ardından bu gördüğüm rüyalardaki köşkü anneme bir saraymışçasına anlatmamın ardından, annemin “Olur mu öyle şey evladım, fakirlikten fukaralıktan ölüyordu onlar” cevabıyla yaşadığım aydınlanmayı belli kiPele hiç yaşamamış. Halbuki Pele candır. Futbol hayatı boyunca yaklaşık 1100 gol atmış, bileğinin hakkıyla “Siyah İnci” lakabını almış ve çocukken izlediğimiz “Büyük Kaçış (Victory)” filmi ile gönüllerimize taht kurmuş Pele, 2010 yılının futbol namına en dandik tartışması olan “Messi mi Maradona mı?” sorusuna “Hele Messi 1000 gol atsın da ondan sonra benimle kıyaslasınlar onu” diyerek dan dun bir giriş yapmış. Gerçi iyi de yapmış, zira biz de Pele’nin bu açıklaması sayesinde futbolun geçmişten günümüze nasıl bir seyir izlediğini daha iyi anlamış olduk.

Futbol bence sürekli gelişen bir sporcu profili sunan bir spor. Yani aynı kalibredeki 10 yıl öncesinin futbolcusuyla şu anki futbolcuyu kıyaslayacaksak şu anki futbolcu muhtemelen daha iyidir diyebiliriz. Çünkü Ronaldinho‘nun attığı çalımı canlı yayından izleyen 2 milyar insanın en az yarısı yaptığı ilk maçta o çalımı deneyecektir. İlk maçta olmadıysa ikinci maçta yapacaktır, yine olmadıysa sonraki maçta. Ama muhakkak yapacaktır. O çalım futbol seyircisinin kolektif hafızasına kazınmıştır artık. Daha sonra gelecek oyuncu Ronaldinho’nun çalımından daha fazlasını yapmak zorundadır, çünkü onu zaten artık herkes yapmaktadır. Bu şekilde sürekli gelişerek ilerleyen bir futbol serüveni yaşıyoruz ne mutlu ki.

3-5 yıl öncesindeki futbolcuyla şu anki futbolcuyu karşılaştırırken bile “şu an futbol oynayan adamın çok büyük avantajı vardır” diyebilirken, Pele’nin futbolun karanlık zamanlarından fırlayarak “Hele bi 1000 gol atsın hele” demesi, anılarımdaki köhne ahşap binayı rüyalarımda saray olarak gördüğüm zamanlardaki çocukluğuma denk bir çocukluk. Yine de Pele güzel insan. “Kuru fasulye yaptım, yanına da bir baş soğan kırdık mı tadından yenmez” desen gelir oturur masaya 32 dişini gösterdiği gülümsemesi ve altın tarak erkek kuaföründe kesilmiş gibi duran saçıyla. Adeta bir amca oğlu, bir asker arkadaşısın Pele, bravo!


7 Haziran 2010 Pazartesi

2-2 oldu mu?

Belki fazla iyimser bir bakış açısı belki de bildiğin mallık ama Frank Rijkaard, Guus Hiddink ve Bursaspor'a bakınca Türk futbolu açısından çok büyük bir dönemecin sınırındaymışız gibi hissediyorum.

Kim ne derse desin Frank Rijkaard da Guus Hiddink de aktif olarak takım hocalığı yapan en önemli teknik adamlar arasındadır. Barça'nın geçen seneki Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'ndan sonra Başkan Juan Laporta ilk açıklamasında takımın çekirdeğini oluşturan Rijkaard'a teşekkür ediyordu. Barça'nın hocasıyken 2 La Liga ve 1 de Şampiyonlar Ligi kupası kazanan Rijkaard, şimdi Galatasaray'da başarılarına devam etmek istiyor. Bakalım Türk futbol basını buna izin verecek mi? Zira ilk senesinin sonunda "Takımdan gönderilsin, Terim gelsin" diyen tost makinesinden daha düşük iq'ya sahip yazarların sayısı hiç de azımsanacak durumda değil. Bunun yanında başarının tek bir sezonla gelmesinin hayal olduğunu bilen sağduyulu spor yazarları -ne mutlu ki onların da sayısı az değil- Rijkaard'ı desteklemeye devam ediyor. Umarım Galatasaray, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış bir teknik adamı gönderecek kadar mala bağlamaz da skordan önce "futbol"a bakan, izleyiciye sadece iyi futbol izletmek için uğraşan bir teknik adamın Türkiye'de bulunmasının faydalarını uzun yıllar görürüz.

Guus Hiddink'in şahsen gelmiş geçmiş en büyük teknik adam olduğunu düşünüyorum. Hani Pes'te dandik takım alarak Barça'yla, Real Madrid'le oynayan adamı yenen ibişler oluyor ya, işte Hiddink tam olarak o adamın Pes'te yaptığını alenen gerçek hayatta yapıyor. Çalıştırdığı takımlardan henüz Dünya Kupası'na katılamayan yok. Bakmayın "çalıştırdığı takımlar" dediğime, takımı yaratan da bariz Hiddink'tir. Yoksa G. Kore'de, Avusturalya'da, Rusya'da futbol falan zaten oynanmıyordu, kimse kendini kandırmasın. Bu kadar büyük bir futbol dehasının, daha önce neredeyse hiç düzgün "Teknik Adam" ile muhatap olmamış Türk Milli Futbol Takımı'ndaki futbolcular ile çalışması karbüratör tamircisi Mehmet Usta'nın nanoteknoloji ile tanışması gibi bir şeye denk geliyor benim gözümde.

Hollanda gibi seyir zevkini ön planda tutan bir futbol ekolünün temsilcisi olan bu iki teknik direktörün Türkiye'ye getirilmesi, uygun şartların hazırlanması ve basında adını duyurmak için olmadık işlere girişen kulüp yöneticilerinin geri plana itilmesi -ve neticesinde Türk futbol basınının da kendine çeki düzen vermesi- ,Türk futbolundaki çarpıklıkların düzelmesi yolunda atılacak sağlam bir adım olacaktır şüphesiz. Bunun yanında taraftarlıktan ziyade ucuz holiganlıktan ibaret yapımızı sorgulamamız için de bir vesile olabilir. Gerçi Hiddink, Türkiye'ye geldiği gibi "Ne demekmiş Dünya Kupası'nda Fildişi Sahilleri'ni çalıştırmak, Türkiye'nin teknik direktörü o" denyoluğuyla karşılaştı ama terbiyeli bir adam olduğundan ses etmedi. Halbuki adamın tek isteği artık yaşı geçkin olduğundan muhtemelen katılabileceği son Dünya Kupası'nda bir takımı çalıştırmaktı. Aynı öküzlüğü Rijkaard'a da yaptık. Adam ısrarla "Ben oyuncuları kampa alan bir teknik adam değilim, bunun bir yararını göremiyorum" dedikçe biz, o kadar para alan futbolcuların sosyal hayatlarını topal bırakacak, aldıkları paraları hak ettiklerinin nişanı olacak kamplar diye tutturduk. Takım kampa girsin yeter, lig sonuncusu olsa da fark etmez. Galatasaraylı Jo, yenildikleri maçtan sonra bara gitti diye kızağa çekilmedi mi? Öyle ya adamın bir sonraki maça kadar evinden dışarıya çıkmadan kefaret ödemesi gerekiyordu. Neticede dünyanın parasını ödüyoruz adamlara, bizi futboluyla olduğu kadar "güzel ahlak"ıyla da tatmin etmeliler. Bu sahiplenme kafasını bir yere kadar anlayabiliyorum da iş, Türkiye'de sıklıkla karşılaştığımız "camianın kiraladığı futbolcu üzerindeki mülkiyet hakkının sorgulanamaz meşruluğu"na varınca aklım duruyor. Bildiğin "bizim mal"ımız olarak görüyoruz adamları; maçtan sonra nasıl üzüleceğine, maçtan önce nasıl hazırlanacağına, kaptanına abisine nasıl saygı göstereceğine falan biz karar veriyoruz ve bu olmadığında da sıkıntı çıkarıyoruz. Ve ne acı bir durum ki Türkiye'de her ne olursa olsun insanlar, futbol taraftarlarımız kadar yüksek katılımlı ve organize "eylem"ler yapamıyorlar.

Bursaspor, Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı, ona şüphe yok. Bence Bursaspor'un şampiyonluğunun kısa vadede şöyle bir getirisi olacaktır; artık 4 büyükler haricindeki kulüpler o "Anadolu takımı" ezikliğini üzerinden atacaktır. Orta vadede bu durum ligin futbol kalitesini artırmasa bile -ki artırabilir bence- mücadele kalitesini muhakkak artıracaktır. Uzun vadede ise bir balıkçı kasabasına yerleşip dünya sikime minare götüme takılacağımdan futbol umurumda olmayacak ve yaşımla orantılı bir şekilde kendimi pornoya, alkole ve uyuşturucuya vereceğim.

Neticede Türk futbolunun tarihi bir dönemeçte olduğunu düşünüyor ve içimin umutla dolmasına hiç aldırmıyorum. Varsın hayal kırıklıkları gelsin ardından, katlanırım. Ne olursa olsun "Futbol Güzel Şey".

Ha unutmadan, Yılmaz Özdil'i küçükken Nijerya Milli Futbol Takımı kaçırmış ve hunharca tecavüz etmiş diyolla. Hem de yedeklerle beraber.

9 Mayıs 2010 Pazar

7'den 77'ye

2005'te Peru'da yapılan FİFA 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonası'nda Brezilya u-17 Milli Takımı'yla yarı final oynayan Türkiye u-17 Milli Takımı'nı ve turnuvadaki küçük çaplı mucizelerini tekrar tekrar anlatmak, Türk futbolundaki temel sorunlarını anlamak için muhteşem bir referans noktası oluşturuyor bana göre. Kısa hatırlatmalar ve istatistikler verirsek;

Kadro: Volkan Babacan, Onur Recep Kıvrak, Eray Birniçan, Cengiz Çoban, Emre Balak, Anıl Taşdemir, Mehmet Yılmaz, Ferhat Bıkmaz, Ergün Berisha, Erkan Ferin, Serdar Kesci, Harun Karadaş, Aykut Demir, Caner Erkin, Murat Duruer, Nuri Şahin, Deniz Yılmaz, Aydın Yılmaz, Özgürcan Özcan, Tevfik Köse.

Bu kadrodan şu anda iyi oynayarak gündemde yer bulabilen kaç kişi var? Hiç. Hatta ve hatta şu anda Galatasaray'ın sol kanadında oynayan Caner Erkin, aradan geçen 5 yılda o kadara kadar profesyonelleşti ki bu seneki Atletico Madrid maçının son dakikalarında verilmeyen penaltıdan sonra rakip oyuncuya çift tekme dalarak kırmızı kart gördü ve maçı uzatmaya götürmek için kendini paralayan takımını 10 kişi bıraktı.

Turnuvanın en iyi 3. oyuncusu Nuri Şahin seçildi.

Bundesliga'da forma giyen en genç oyuncu unvanına sahip olan Nuri Şahin, u-17'deki başarısını devam ettiremedi ve 2 sene önce Feyenoord'a kiralandı. Bu sene ise tabir caizse "akıllandı" ve Borussia Dortmund'a geri döndü. Bayağı başarılı bir sezon geçiren Nuri, Türk futbolcusunun kronik kekoluğuna tekrardan yakalanmazsa muhtemelen bir kaç yıla kadar Avrupa'nın dev kulüplerinden birinde ilk 11 oynamaya başlayacaktır.

Turnuvanın gol kralı Carlos Vela olurken, 2. Nuri Şahin, 3. ise Tevfik Köse oldu.

Tevfik Köse, 2005'ten beri Anadolu kulüplerinde bile forma şansı bulamayan bir oyuncu oldu. Bu sezon ise, 2005 yılındaki u-17 Milli Takımı'nın teknik direktörü olan Abdullah Avcı'nın çalıştırdığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü'ne transfer oldu ve nispeten başarılı bir sezon geçirdi.

Turnuvanın yarı final maçında Brezilya ile karşılaşan Türkiye u-17 Milli Takımı ilk yarı 3-0 yenik duruma düşmesine ve 10 kişi kalmasına rağmen ikinci yarı skoru 3-3'e getirerek maçı uzatmaya götürdü fakat uzatma dakikalarında yediği gol ile finale çıkma şansını kaçırdı.

O gün Brezilya u-17 takımında şu oyuncular vardı; Anderson (Manchester United),Denilson (Arsenal), Marcelo (Real Madrid), İgor (Sevilla), Ramon (CSKA Moskova). Yine o turnuvada oynayan Carlos Vela, Dos Santos gibi non-samba oyuncuların kariyerleri ortada.

u-17 üzerinden yola çıkarak anlatmaya çalıştığım bu olmamış/olamamış futbolcuların sıkıntısı nedir? Şöyle bir bakınca Avrupa'da adam gibi başarı sağlamış, istikrarlı tek oyuncumuz Tugay Kerimoğlu. O da zaten Almanya'dan gelmişti Türkiye'ye. Elimizdeki bu verilere bakarak sıkıntı Türklükte değil de Türkiye'de diyebiliyoruz açıkça.

Hakan Şükür'le beraber dilimize pelesenk olan "duygusal futbolcu" tabirini geçerli bir mazeret kılan, daha da önemlisi "duygusal olmayan futbolcu"ya yeğ tutmamızı salık veren futbol basınımızı da bu noktada ağır bir şekilde eleştirmemiz lazım. Duygusal olduğu için üzerine düşen görevi yapmayan/yapamayan adamı "ruhsuz Avrupalı"ya göre daha normal kabul eden ve "duygusallık", "yüreklilik", "misafirperverlik" gibi sahte toplumsal metaforlar ile başarısızlıklara neden bulan Türk basını için, kendini kandırmaya programlanmış Türk profili sadece bir müşteridir. Müşterinin de azla yetineni evladır. Spor, sanat, siyaset vb. branşlar bahane bulmak yerine gelişmeye başladığında basın da doğal olarak gelişmeye, yeni duruma ayak uydurmaya mecbur kalacaktır. Gelişime ayak uyduramayanlar ise silinip gidecektir. Yılmaz Özdil, Yiğit Bulut, Ertuğrul Özkök gibi tek hücreli mahlukların gazetelerde ve televizyonlarda her dakika karşımıza çıkmasının sebebi de budur.

Daha iyisi için uğraşmak yerine daha azıyla yetinen bir toplum yaratmak her ne kadar fantastik bir iş gibi görünse de ne yazık ki Türkiye'nin acı bir gerçeğidir. Türk kimliği üzerine inşa edilen bu "duygusallık" safsataları başarısızlığı örtmekle kalmamakta, aynı zamanda "milli" bir işlevi olduğundan dolayı da faşizmin yeniden üretiminin en temel mekanizmasına dönüşmektedir.

Mide Bulantısı

Süper Lig'de ilginç şeyler oluyor son günlerde. Melih Gökçek, Ankaragücü Kulubü başkanı'nın babası sıfatıyla bir televizyona çıkıp, Fenerbahçe ile oynayacakları maçta kırmızı kart görmesi için oyuncuları olan Broggi'ye para teklif edildiğini söylüyor. Peki bu oyuncu gerçekten, pozisyon gereği kırmızı kart görürse ne olacak?

Ondan önce aynı kulübün asbaşkanı çıkıp aklı yerinde olan kimsenin söyleyemeyeceği şeyler söylüyor, 2 gün sonra da özür diliyor. İlk açıklamalarında o kadar saldırgan ki, kötü bir oyuncu profili çiziyor. Sanki rolünü ezberlemiş de çıkmış gibi. Üstelik karşı taraf sessizliğini korurken. Açıkcası, asbaşkanın bu açıklamalarına hangi gözle bakarsanız altından farklı şeyler çıkar. Biri der ki "ortamı geriyor, oyuncularını motive ediyor", diğeri "hayır kardeşim adam haksızlığa uğramış veryansın ediyor" bir başkası da "Karşı takıma maçı çoktan satmış, hedef şaşırtmaya çalışıyor". 

Diğer yandan, sezon başından beri bir mali kriz içinde olan hatta Darius Vassel'in otel ücretini ödemeyediği için tahliye etmek zorunda kalan kulüp, mevzubahis maçtan önce oyuncularına 4 milon dolara yakın bir ödeme yapıyor. Maç üzerine bu kadar spekülatif konuşmadan sonra ise insanın aklına türlü türlü şey geliyor.

Normal koşullarda bunların hepsi doğal olabilir, ancak maç üzerinde bu kadar soru işareti oluşturan bizzat yöneticilerdir.

Merak ediyorum gerçekten, dünyada üzerinde bu kadar yoğun şaibe gölgesi dolaşıp da kanıtlanmış hiçbir suçlamanın ya da hüküm giymiş kimsenin olmadığı bir lig ya da herhangi bir kurum var mıdır? Ya da bunlar gerçekten yok da biz mi çok evhamlıyız?

Belli ki bir yerde sorun var. Ya adalet sistemimizde, ya ahlak anlayışımızda, ya hafızalarımızda ama bir yerlerde bir sorun var. Hiç iddiası olmayan bir takımın çıkıp şampiyonluk kovalayan ya da düşmemeye çalışan bir takım karşısında dürüstçe oynayabileceği konusunda sürekli şüphelerimiz var ki, buna dünyanın her yerinde ahlak zaafiyeti derler. Bir takımın kalecisi diğer takımdan ligin son haftası 8 gol de yiyebilir, başka bir takım diğer şampiyonluk adayı karşısında 3-0'dan maçı da çevirebilir. Şampiyonluğu kazanan takımın başkanı federasyon başkanının babasına kupa da götürebilir, düşmemeye çalışan bir diğer kulübün başkanı da federasyon başkanıyla yakın ilişkiler içinde olabilir. Bunlar hem futbolun hem insan ilişkilerinin içinde olan şeyler. Peki kimin içinden bunlara inanmak geliyor?

Alt liglerden tutun da, Süper Lig'e kadar Türkiye'de oynanan her maçın üzerinde bir soru işareti var. Çünki Türkiye'de bariz bir ahlak ve bunun sonucu olarak bir güven sorunu var. Hepimizin işaret parmakları çok uzun.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Biz Üzerine

EURO 2008'de oynadığımız tüm maçlarda, toplamda yalnızca 9 dakika galip durumda olmamıza rağmen yarı final oynamamızı, şansımızın yaver gitmesinden ziyade oyun stilimize bağlamakta beis görmeyen futbol basınımız sayesinde "Acaba biz yanlış mı yapıyoruz bu işi" sorgulamamızı her seferinde erteliyoruz. "Motivasyonla çalışan sprinter karakterli futbol takımı" denyoluğuna inanan adamı memleketteki standart futbol seyircisi kabul edebilir miyiz bilemem ama büyük bir kitleyi özetlediği kesin. Bu adam için futbol "nasıl siktik sizi"den öteye gidemeyecek bir şey. İnancın, inanarak mucizeler yaratmanın, mitlerin en güzeli olan milli tarihimiz açısından önemini göz önünde bulundurursak emek vermenin, çalışmanın, disiplinin her şeyimizde olduğu gibi futbolumuz için de ne kadar önemsiz olduğunu fark edebiliriz.
Lisanslı futbolcu sayısı/Nüfus oranına göre dünyanın en alt sıralarında yer almamız "Futbolla yatıp futbolla kalkan" bir ülke olduğumuzun en açık kanıtıdır. Finlandiya, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, Güney Kore, Avustralya gibi pek çok ülkede bizdekinden çok daha fazla sayıda spor kompleksi olması da bizim ne kadar yetenekli sporcularımızın olduğuna delalettir. Öyle ya, madem bizdeki gençlerin spor yapacak tesisi yok ama yine de Avrupa ve Dünya Kupası'nda yarı final oynamışız, demek ki çok yetenekliyiz. Almanya'da yaşayan Türklerden futbol lisansı olanların sayısı tüm Türkiye'deki lisanslı futbolculardan fazla. Sorun değil ama, Dünya Kupası'nda yarı final oynadık biz. Yanlış yapıyor olsaydık eğer bu başarıların gelmemiş olması gerekirdi. Gerçi berabere kaldığımız maç bitiminde İsviçrelileri tekme tokat dövmemiz,UEFA Kupası yarı final maçı için Türkiye'ye gelen Leeds United taraftarı İngilizlerden ikisini öldürmemiz gibi inanılmaz sabıkalarla dolu bir geçmişimizin olduğunu hesaba katarsak Türkiye açısından futbolun yaşam kalitesine etkisini konuşmak, helikoptere mızrakla saldıran Afrikalı ile iPad konuşmaktan farksız.
Özellikle futbol ile tırmandırılmaya çalışılan şiddet ve faşizm, Oral Çalışlar'ın Radikal'deki köşesinde geçenlerde değindiği bir konuydu. Taksim'de öldürülen Leeds United taraftarları için Star Gazetesi'nin bir gün sonra attığı manşet "Two Size" imiş. Kendini korumak için eğilmiş İngiliz taraftarın fotoğrafı altına "Leeds'li holiganlara Taksim'de kafasına vura vura toprağı öptürdüler... Leeds'li futbolculara Ali Sami Yen'in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de two rekat". Bırakalım sporun yaşam kalitesine etkisini, şu yazının yazılamayacağı, yazıldığında ise yazarının, gazetesinin, patronlarının, genel yayın yönetmeninin ciddi cezalar alabileceği bir adalet anlayışı bile bizi en az 20 yıl öteye götürür. Yazının yazıldığı zamanlar Star Gazetesi'nin tirajı en yüksek gazetelerden biri olduğunu da unutmayalım. Faşizmin ülkedeki boyutu açısından önemli bir kriter bu. İngilizlerin Taksim'de dövülerek öldürülmesinden yaklaşık 10 yıl sonrasına denk gelen bugünlerde Ahmet Türk'e atılan yumruğu "adaletin tokmağı" olarak gören Yılmaz Özdil şu anda Hürriyet'te yazıyor. Hürriyet Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden biri. Demek ki arpa boyu yol kat edememişiz.
Heysel Faciası üzerine anlatılan bir hikaye var, belki şiddeti meşrulaştırma hususunda bize de bir şeyler öğretir. 1985'te Liverpool ve Juventus arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçında, İngiliz taraftarların İtalyanların bulunduğu tribüne girmesi neticesinde çöken tribünün altında kalan 39 kişi ölür, 600 kişi yaralanır. Bu inanılmaz olayın neticesinde FİFA, İngiliz milli takımı da dahil tüm İngiliz takımlarını Avrupa kupalarından 5 yıl men eder. Cezanın ikinci yılı dolarken FİFA komitesinde cezanın iptali konusu gündeme gelir ve İngiliz delege "Konuyu Başbakanımız Margaret Thatcher'la görüşmem lazım" der. Margaret Thatcher ise "Hayır, henüz çok erken" der ve ceza iptalini reddeder.
Umarım biz de bir gün kendi kendimizi cezalandırabilecek seviyeye geliriz.

4 Mayıs 2010 Salı

Revenge!





Biz buna rövanş diyoruz. Bir nevi İngilizce'deki "revenge" yani intikam kelimesinin Türkçe fonetiği. Elin İngiliz'i ise bizim rövanş dediğimiz maça "return match" diyor genelde.

Oysa bu tam anlamıyla bir "revenge" olarak değerlendirilebilir. Bundan 14 sene önceki spekülatif maçın ve ardından kaçan şampiyonluğun rövanşı için 2 fırsat var Şenol Güneş'in elinde. Kısmetli adam vesselam şu Şenol Güneş, kader insanlara genellikle 2 rövanş fırsatı vermez.

Gerçi 27 senedir alamadığı Türkiye Kupası'nı bir sene daha alamamak Fenerbahçe'yi pek sarsmaz da, ikinci bir Denizli şoku kaldırır mı bu camia onu bilemedim. Sonunda Galatasaray'ın şampiyon olmaması belki depremi hafifletir bu durumda.