Pages

14 Mayıs 2013 Salı

Anonim Şirketler Dost Olmaz


Sevgili Galatasaraylı kardeşim,
Biz Pazar günü büyük bir fırsatı kaçırdık aslında. Geçen yıl infial gösteren seyirciye, o seyirciye saldıran polise, sahaya atılan gaz bombalarına, gaz bombalarından kaçarken kapılarda ezilen insanlara aldırmadan, kazanan ağırbaşlılığını gösteremeyen ve hırstan beslenen teknik direktörünüz koridorlarda "demek ki neymiş, Kadıköy'de de kupa alınırmış" diye bağırıyordu. Ne Fenerbahçe ne Galatasaray burada büyük takım reaksiyonu gösterebildi. Geçen yıl olanların üzerine bir çizgi çekemeyen ve bizim kinden beslenen teknik direktörümüz ise bu sene "Galatasaray'ı alkışlamamız söz konusu değil" deyiverdi. Bu büyük fırsatı böylece kaçırdık. Halbuki dilimizden eksik etmediğimiz, ne şampiyonluk ne kupa büyüklüğü olan, başka bir büyüklük olan, o adını koyamadığımız Fenerbahçe büyüklüğü, rakibini alkışlamayı gerektirirdi.
Şimdi geldiğimiz noktada ise, sahada yaptığı faulden sonra özür dilemeye giden futbolcuyu ittirenler, birbirinin boğazına sarılanlar, oyundan çıkarken tribünleri provoke etmek için elinden geleni yapanlar, diğerine cinsel organını gösterenler, hepsi bir arada. Hepimiz kabul edelim ki, ezeli rakibiz ama ebedi dost falan değiliz artık. Dostlar birbirini başkalarına şikayet etmez, dostlar rakibinin sahası kapansın diye olay çıkarmaya çalışmaz, dostlar birbirinin boğazına sarılmaz. 
 Zaten borsada işlem gören iki anonim şirketin arasında dostluk diye bir şey de olmaz, olsa olsa centilmenlik anlaşması olur, ortaklık olur, başka şirket ilişkileri olur. Biz futbol zannederek iki anonim şirketin yatırımlarının saha üzerinde birbirlerine üstünlük sağlama çabalarını seyrederken, aradaki düşmanlığın körüklenmesinden beslenenler müşterilerini artırıyor. Gel bir tarafa bırakalım artık, en azından birkaç yıl sen Metin Oktay'ı anma, ben Lefter'i. Volkan Demirel nere, Emre Belözoğlu nere, Lefter nere. Sabri Sarıoğlu nere, Fatih Terim nere, Metin Oktay nere. Bizim şimdi seyrettiğimiz şey ile onların oynadıkları aynı oyun değil artık, bırakalım onlar tarihteki tertemiz yerlerinde tertemiz kalsınlar. 
Yıllardır körüklenen fanatizmin sonunda, takımlarına daha bağlı, ölecek - öldürecek ( kill for you diye taraftar grubu var ) bir taraftar güruhu çıktı ortaya. Bu iklimde yetişen taraftarlar, daha iyi müşteriler oldular. Ve kardeşim, daha iyi müşteriler olalım diye birbirimizden tamamen yapay bir şekilde nefret ettiriliyoruz. Futbol artık sadece bir oyun değil, taraftarlık olgusu üzerinden erk sunan bir oyun. Şurası çok açık ki, biz de futbolu sevmiyoruz. Futbol üzerinden yaşadığımız erki, gündelik hayatımızda elde edemediğimiz başarıları ikame etmesini seviyoruz.  Bu anlayışta ise önemli olan haklı, centilmen ya da iyi oynayan olmak değil, kazanan olmak.
 Bu sistemin kazananı olmak için tırmandırılan yapay nefret sonucunda birinin evladı, birinin kardeşi, birinin sevgilisi, birinin kuzeni, birinin torunu olan biri gitti. 19 yaşında bir çocuk birbirimize duıyduğumuz nefretin bir kurbanı oldu. Bu cinayetin en acı tarafı da bu zaten, cinayet sebebi bir Galatasaraylı'nın bir Fenerbahçeli'ye, sırf Fenerbahçeli olduğu için duyduğu nefrettir. Bu "sadece bir oyun yüzünden" işlenen bir cinayet değil, bir nefret suçudur. Bu tespiti küçük bir eğretilemeyle açıklayalım; Fenerbahçeli yerine Çinli, Galatasaraylı yerine de Japon olsun örneğin. Cümleyi yeniden kurunca,
Cinayet sebebi, Bir Japon'un bir Çinli'ye sırf Çinli olduğu için duyduğu nefrettir. 
Böyle olunca hemen ırkçılık olarak algılayabileceğimiz bir durum aslında, yeterince de açık bunun bir nefret suçu olduğunu anlatmaya. 
 Alkışlamamakla kaçırdığımız bir fırsata hayıflanalım. Tekrar ebedi dost olur muyuz? Futbol diye oynanan bu yapay oyunda birimizin başarısı diğerimizin başarısızlığı, birimizin menfaati diğerimizin kaybı olmadıkça, yani mevcut durum içinde dostluktan söz edemeyiz. Anonim şirketler dost olmaz. 

Not : Bu yazıyı yazdığımda henüz zanlının ifadesi gelmemişti. Zanlı ifadesinde üzerine saldırıldığını ve kendini koruduğunu belirtmiş, kamera kayıtlarında da Fenerbahçeli grubun yanından geçtikten sonra kendisine doğru ilerleyenler gözüküyor. Yine de durum değişmez, sadece Fenerbahçeli ile Galatasaraylı'nın yerlerini değiştirin, nefret aynı nefret. 

28 Aralık 2012 Cuma

2000'lerin Futbolu

Hani derler ya futbol fena halde hayata benzer diye, son zamanlarda bu sözün doğruluğu iyice kendini hissettiriyor. 2000'lerin dünyasındayız, artık ülkeler meydan savaşları yapmıyorlar, savaşın yüzlerce farklı metodunu bulduk. Savaşmak konusunda kendimizi bu kadar geliştirirken, diğer çarpışmalarda, müsabakalarda da farklı yöntemler bulduk. Maçların sahada kazanılmadığını öğrendik mesela.  Taraftarlık olgusu üzerinden insanlara erk sunan bir oyundan bahsediyoruz. Bu oyun ülkede gündem değiştiriyor, farklı fikirleri yüzünden birbirlerini boğazlayacak adamları biraraya getiriyor, evine ekmek götüremediği halde sesi çıkmayan binlerce insanı protesto için sokaklara dökebiliyor.

2000'lerin dünyasında farklı algılarla yaşamaya başladık. Artık çokça makbul olan haklı olmaktan ziyade kazanan olmak. Toplumsal dezenformasyonumuzla paralel olarak futbol da aynı yönde ilerliyor. Yüz yıldan fazla geçmişleri, gelenekleri olan kulüpler çirkinlik yarışı yapıyorlar resmen. Biri bir açıklama yapıyor, hop peşinden daha çirkin bir cevap. Lan koca koca adamlarsınız, hepinizin milyonlarca, bazılarınızın milyarlarca dolarlık servetler, şirketleri var. İş buraya gelince neden ergene bağlıyorlar, kulüplerin halkla ilişkilerini liseliler mi yönetiyor anasını satayım?

Bu dezenformasyonun en üzücü kısmı da, kulüplerin artık rakiplerinin uğradığı haksızlıklardan nemalanmayı kendilerine yedirebiliyor, kendi yaptıkları haksızlıkları içselleştirebiliyor olmaları. Artık önemli olan öyle ya da böyle kazanmak. İşin daha da vahimi odur ki, çocuklarımız da güç ilişkilerini bu ortam üzerinden öğreniyor ve ne olursa olsun kazanan olmak istiyorlar. Ahlaksızca yapılan kazanımları, diğerlerinin uğradığı haksızlıklardan nemalanmayı tercih eder oldu insanlar.

"Bizim kulübümüz de en az diğerleri kadar temizdir" demek, yapılan haksızlığın açık itirafı değil midir? Rakibin açıkça haksızlığa uğramış ve bu haksızlığın düzeltilmesi için bir adım atılmışken "hayır efendim eskisi gibi kalsın" demek ayıp olmuyor mu? Siz ne kadar kirlendiniz. Biz ne kadar saçma bir şey izler olduk. Serhat Ulueren'in spor programları denetleme etik kurulu üyesi olduğu bir futbol camiasından bahsediyoruz gençler, daha ne olacağıdı?

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Temiz Futbol Nedir?

Geçen yıl boyunca hiçbir şey yazmadım, çünkü üzerinde yazacak bir şey kalmamıştı. Ya da daha doğrusu, futbolla alakası yoktu ligin. Çok şükür bu yıl bitti, ve gerçekten sahadaki oyun anlamında en iyi gösteriyi sunan takım şampiyonluğu aldı. Epik hikayeler de çıkarabilirler takımlar kendi adlarına. Fenerbahçe kolu kanadı kırılmışken son maça taşıdığını, Trabzonspor en önemli yıldızlarını rakibine kaptırdığı halde play off -o da nasıl bir teraneyse- oynadığını, Galatasaray rakibinin stadında şampiyonluk kupasını aldığını falan hatırlayabilir bu sezonun ardından pek tabii. Bu sezonun ardından benim aklımda kalan ise daha çok, maçtan sonra Beşiktaş'taki evime dönerken gördüklerim olacak. Sahne aynen şöyle:

Beşiktaş iskelenin oradaki ışıklarda bekliyoruz. Yayalar için kırmızı ışık yanıyor. Yolun her iki yanında da muazzam bir kalabalık. Yayalar için yeşil yandığında karşıya geçmek üzere adımımı atıyorum ancak karşıya geçmek üzere hareketlenen 3-5 kişiden başka ilerleyen olmuyor. Kalabalık yerinde bekliyor. Araçlar için yeşil yandığında bekleyen kalabalığın niyeti belli oluyor, kutlama yapan Galatasaraylıların araçlarını taşlıyorlar, formalıları yoldan çeviriyorlar.

Çok şükür, artık birbirimizden öldüresiye nefret ediyoruz. Hem de birkaç milyar dolarlık bir oyun yüzünden. Biz birbirimizi bıçaklarken ortalığı gerim gerim geren, birbirlerine komiklikler şakalar yapan kulüp yöneticileri ne alemde mesela? İnsanlar neden kulüp yöneticisi olur? Tuttukları takımı çok sevdikleri için mi?

Küçük bir örnek verelim bu noktada: Fenerbahçe taraftarı olanca saflığı ve taraftar içgüdüsüyle Galatasaray'ın stadına bir tepki verilmesini beklerken, o stadın koca koca çelik konstrüksiyonlarını hangi firma yapıyordu? Ya da kimin firması mı diyelim?

Yöneticiler bir taraftan kendilerine biçilen rolleri oynayıp oyunun katma değerini artırırlarken bir yandan yeni iş ilişkileri kuradursunlar, servetlerini katlasınlar, biz de birbirimizi taşlayıp bıçaklayalım.

İstediğiniz kadar kendimizi kandıralım, profesyonellik dediğimiz hiçbir yerde temizliğn kalması mümkün değildir. Temiz futbol seyretmek isteyenleri mahalle arasına alalım. Temiz futbol sadece orada. Kaleleri iki taş arasındaki 9 adımdan ibaret beton sahalarda. Futbol romantizmi diyeni de çok fena dövecem, söylemeden geçmeyeyim. 

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Kamçatka'dan Çıkmıyorum Ulan!


Galatasaraylıyım. Rijkaard'ı gönderdiğimiz zaman bayağı tiksinmiştim ama hep sevdim Galatasaray'ı. Fakat bugün Fenerbahçeliyim. Gerekirse giyerim çubuklu sarı larcivert formayı çıkarım sokağa. Hep sevdim zaten çubuklu Fener formasını.

Olaylar malum. Şike iddiasıyla Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım gözaltında. Yeni transferlerden Emenike ve Sezer Öztürk gözaltına alındı ve serbest bırakıldı. Pek çok kulübün yöneticisi, teknik direktörü ve oyunucusu gözaltına alındı ya da sorgulandı. Suçlu ya da suçsuz pek çok kişinin itibarı yerle yeksan edildi.

Olayın iç taraflarına çok girmeye gerek yok. Yukarıda Fotomaç'ın ana sayfasının görseli var. Orada 23 tane cumhuriyet sucuğu gibi soru var. Merak eden otursun araştırsın. Ben olayları biraz şeklen incelemek istiyorum.

Vatan Gazetesi'nde iki gün evvel "İki şehir, iki soruşturma ve iki yöntem" başlıklı bir yazı yayınlandı. Soruşturmalar, Deniz Feneri davası ve Fenerbahçe'nin itibarını sikertme işini gören Şike Operasyonu. Bir tarafta Deniz Feneri davasında Zahid Akman ve diğer yöneticiler sorgulanmaya götürülürken fotoğraf alınmaması için kendini paralayan Türk milletinin yılmaz bekçisi polislerimizin özverisi, sorgulamanın emniyet yerine adliyede yapılmasını sağlayan ve basına haber vermemek için savcılık katına çıkışları yasaklayan savcılarımızın canhıraş görev aşkı bulunuyor. Diğer tarafta ise Şike Operasyonu kapsamında gözaltına alınan ve sorgulanan Aziz Yıldırım ve diğer tanınmış kişilerin ellerinde kelepçe, yanlarında duvar gibi sivil polisler ile basına sızdırılan bilgileri, görüntüleri ve kayıtları var. Sadece bu durum bile ortadaki meselenin "şike" ile alakalı olmadığının kanıtıdır.

Aslında daha güzel bir örnek vereyim şike ile ilgili olarak. Yaklaşık 5-6 sene önce Ahmet Çakar ve Kazım Kanat'ın yorumcu olduğu bir spor programı vardı ATV'de. Kazım Kanat, milliyetçi yönü kuvvetli biri olduğundan Türk futboluna katkılarını övmek amacıyla program sırasında "Ben bu ülkenin Futbol Federasyonu adına Macaristan milli maçı öncesinde hakeme ve Macar futbolculara para verdim." dedi. Peki neticesinde ne oldu? Hiçbir şey. Ne dava ne sorgulama ne de bir kınama. Bu ülkenin futbol kültüründe şike var, kendimizi kandırmayalım. 1. lig'den Amatör Küme'ye kadar tüm takımlar şike yapmıştır. Çünkü bizim futbol geleneğimiz bu. Biz futbolu değil kazanmayı seviyoruz. Tuttuğumuz takım kazandığında kazandık demiyoruz, siktik diyoruz. Kerhaneye de gidiyoruz. O zaman parayla rakip takımı neden "sikmeyelim".

Peki madem amaç "şike"yi bitirmek değil bu olanlar nedir? Bu kısımda kanıtlanacak bir şey söyleyemem. Fakat parçaları birleştirdiğinizde biraz kafanız çalışıyorsa anlamlı bir sonuç bulabilirsiniz.

Devlet, en yalın tanımıyla egemen sınıfın diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurması ve o sınıfları sömürmesini meşru hale getiren bir organizasyondur. Ezilen sınıfları eğitimsiz bıraktıktan sonra devleti de kutsiyetle sarmalanmış mitolojik bir perdenin arkasına saklarsan ezilen ve sömürülen adam, içinde bulunduğu durumu kabullenir. Bu güne kadar Türkiye'de Ulusalcı tayfa memleketin kaymağını yiyordu. Şimdi ise Cemaat tayfası. Cemaat tayfası Türkiye'deki bütün kurum ve kuruluşlara sızıyor, kendi kadrolarını sokuyor. Tüm bunlar olurken milyonları yönlendirebilme gücü olan futbol kulüplerinin bundan nasibini almaması imkansız. Daha önce Galatasaray'ı defalarca yokladılar. Kulübe, yönetime sızmaya çalıştılar. Zaman zaman da becerdiler fakat Galatasaray Lisesi'nin ağırlığı her seferinde kulübü fazla zarar görmeden kurtardı. Şimdi işte sıradaki kurban Fenerbahçe.

Gizli Hedef (diğer adıyla Risk) oynayanlar bilir, oyunda çoğunlukla güçsüz görünmeye çalışırsın. Fakat herkesi indirip görevi tamamlayabileceğini kestirdiğin anda diğer oyunculara saldırmaya, agresif oyuna başlarsın. AKP'nin yaptığı da son yıllarda tam olarak bu. Artık "iyi polis"i oynamaya gerek kalmadı. AKP tahamülsüzlüğü tam da bu sebepten tavan noktasında. Parasız eğitim isteyen gençler 15 aydır hapiste, Hopalı protestocu öğretmen mezarda, kitapları yayınlanmayan gazeteciler bilmemkaç aydır tutuklu... AKP'yi eleştiren bir şey söylersen ya Ergenekoncu olursun ya da terörist.

Galatasaray'ın stad açılışı sırasında rahmetli başkan Özhan Canaydın hakkında "karşımızda titrediği günler gözümüzün önünde"diyen Erdoğan Bayraktar şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanı. Aynı olay üzerine Galatasaray taraftarı için sefil ve aciz diyen Suat Kılıç şu anda Spor Bakanı. Tayyip Başgan'ı ve Erdoğan Bayraktar'ı protesto eden taraftarları terörle mücadele aradı! Adnan Polat karaktersizi "O taraftarlar bir kez daha stada girmeyecek" dedi. Bakalım kaç Polat Towers'a daha imar izni çıkacak. Gerçi Galatasaray çoktan cezasını verdi ama omurgasız insanın kaybedecek onuru olmuyor genelde.

Bu ülke şike ile yüzleşemez. Yüzleşirse 1. lig'de oynatacak takım kalmaz. Ha yüzleşilecekse, elbette yüzleşilsin. Sadece Fenerbahçe ile değil, tüm takımlarla olsun bu yüzleşme. Türkiye'de sokakta yürüyemeyecek kadar ünlü kulüp başkanları "kaçabilme tehlikesi" nedeniyle gözaltında olmadan yüzleşilsin ama. Zahit Akman'ın durumunda alınan "itibar koruma" önlemleri alınarak yüzleşilsin. 75 milyon insanın 70 milyonunun tanıdığı adam elleri kelepçeli, etrafı polis duvarlı görüntülenmeden yüzleşilsin. Gözaltına alınan gencecik futbolcular serbest kaldıklarında devlet tarafından aklanarak yüzleşilsin.

Cemaat, AKP ne derseniz deyin, Fenerbahçe'yi ele geçirmek üzere. Hisse senetleri hızlıca düşüyor, daha da düşecek. Sizce elden çıkartılan hisseleri kim topluyor? :)


Al bu da bonus olsun.

24 Mayıs 2011 Salı

Sonunda Bitti


Özet geçeceğim,

Son yılların en rahatsız edici lig yarışı sonunda bitti. Yıllar sonra tarih sadece şampiyonu yazacak ve bu yılki lig, aynı geçtiğimiz yıllardaki gibi bir istatistik olarak anılacak. Ama ben bir futbol severim ve bu sezonu istatistiklerin çok ötesinde hatırlayacağım kesin. Bu sezondan aklımda kalanlar, televizyonlara çıkıp, birisinin kulağına fısıldadığı fantezilerini, insanlara gerçekmiş gibi anlatmakta beis görmeyen bir milletvekili, rakibinin penaltılarının irdelenmesi gerektiğini düşünen bir teknik direktör, onun karşısında "ilahi adalet" diyen başka bir teknik direktör, imalı sözler söyleyip "şaka yaptım" diyen bir başkan, yan hakemlerin memleketleri üzerinden şaibe arayan adamlar vs vs. Futbol ise bunların hepsinden sonra aklıma geliyor.

Hedeflerine ulaşamamanın nedenini hep dışarıda arayan dimağlar, bu sezon STSL'nin içine ettiniz resmen. "Ben işemedim miki işedi" ile başlıyor bu, "rakip şike yaptı şampiyon olamadık" noktasına kadar geliyor. Fırat Aydınus son düdüğü çaldığında "Oh be" dedim, "Bitti." Bunu dedirttiğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Siz bir hedefe ulaşamamışsanız bunun sorumlusu kesinlikle başkasıdır değil mi? Bu yüzden kendi eksiklerinizi görmüyorsunuz. Kendi oyuncularınıza da, rakibinizin oyuncularına da ne kadar büyük saygısızlık ettiğinizin farkında bile değilsiniz. Hem kendi başarınızı küçümsüyorsunuz, hem de rakibinize büyük terbiyesizlik yapıyorsunuz. Aslında hiçbirinizin futbolu sevdiği falan yok. Siz kazanmayı seviyorsunuz sadece. "Kazanmayı sevsek yıllardır şampiyon olmayan takımı tutmayız" argümanıyla çıkmayın sakın, kazanmaya yaklaştığınızda neye dönüştüğünüzü gördük. Önce şike diyen ağzınızı, sonra da kalbinizi kırarım.

En derin sevgilerimle. 

1 Nisan 2011 Cuma

Başkana Gider Yapan Guardiola

Tabii ki başkanın, görüş bildirme konusunda benden daha tecrübeli olduğunu biliyorum. Kulübün geleneği alçakgönüllülük üzerine kurulu. Kaybettiğimizde de rakiplerimizi tebrik ederiz. Tüm oyuncularımız karakter olarak da örnek olmak zorundadır. Burası Barça.

Pep Guardiola, Kral Kupası'nda Real Madrid'i 5-0 yeneceklerini söyleyen Barcelona Başkanı Sandro Rosell'e cevaben.

22 Mart 2011 Salı

STSL Ne Kadar Eder?


"Türk insanı" diye bir kavram var bizde. "Türk hayvanı" ya da "Alman insanı", "Fransız insanı" dediğimiz zaman kulağa ne kadar garip geliyor oluşuyla daha kolay açıklanabilecek bir anlatım bozukluğu bu. Zira "Türk" zaten bir insandır, ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Ancak, yıllar içinde dile yerleşen birçok anlatım bozukluğu gibi bunun da peşine eklenen kavramlarla kazandığı bir anlam var. Genelde bize has beceriksizleri, sadece bu topraklarda görülebilecek uygulamaları falan anlatmak için kullanılan bir kalıp. Kendimizi eleştirirken kullanıyoruz genelde. "Türk insanı çok rörerö" 

Sıkıntı da burda başlıyor işte. Kendimizi ya çok yukarıda ya da çok aşağıda görüyoruz. Doğru konumlama yapamadığımız için bir anlam veremiyoruz bir türlü olan bitenlere. Bir türlü akıl sır erdiremiyoruz mesela kocaman bütçeli takımlarımızın, kendilerinin 10'da 1'i bütçeye sahip takımlara nasıl elendiklerine. Bazılarımız ruhla falan açıklamaya çalışıyor. Bazılarımız da gelen yabancı oyunculara bakıp, Bank Asya'da daha kaliteli yerli oyuncular olduğunu zannediyor. Aynı bazılarımız da bazen "bizden bir skim olmaz" diyor. Esasen neredeyiz peki? Avrupa'nın en iyi liglerinden biri miyiz gerçekten? Belki transfer ücretleri bir fikir verir: 

Son 30 yılda, her yıl yapılan en pahalı 25'er transfere baktığımızda Türkiye'den takımların 4 transferini görüyoruz: 

95/96 sezonu : Tarık Daşgün Gençlerbirliği - Fenerbahçe - 5.500.000 Euro
98/99 sezonu : Jay Jay Okocha Fenerbahçe - Paris St. Germain - 11.500.000 Euro
                      Elvir Baljic Bursaspor - Fenerbahçe - 9.500.000 Euro
99/00 sezonu : Elvir Baljic Fenerbahçe - Real Madrid - 23.000.000 Euro

Yani, son 30 yılda her yılın en pahalı 25'er transferinden, ki 750 transfer eder, 4 tanesi Türk takımları tarafından gerçekleştirilmiş. Bunların 2'si Türkiye dışına. Son 12 yılda ise bu listeye girebilen bir transfer yok. Bu veriyi incelerken günümüze dönelim: 

Transfer sezonu yaklaştıkça STSL'den yurtdışına transferi gündemde olan birkaç futbolcu var. Arda Turan ve Semih Şentürk'ün İspanya'ya, Gökhan Gönül'ün İngiltere'ye, Diego Lugano'nun ise İtalya'ya transferi gündemde. 

Esasına bakarsanız, her transfer döneminde İtalya'ya transferi gündemde olup gidemeyen Lugano'nun yine gideceğini sanmıyorum ancak, Fenerbahçe tarafından yalanlanmayan bilgiye göre sözleşmesinde 3.500.000 Euro'ya serbest kalacağı ibaresi var. Yani, STSL'den Diego Lugano kalitesi ve değerindeki bir oyuncuyu ancak 3.500.000 Euro'ya pazarlayabiliyorsunuz. Hakeza, Semih Şentürk'ün sözleşmesi sezon sonunda bitiyor olmasa, İspanyol kulüpleri bonservis ödeyip onu almayı düşünür müydü? Arda Turan ve Gökhan Gönül ise şu anda Türk futbolunun en büyük iki yeteneği ve kesinlikle 15.000.000 Euro'lara ulaşamayacaklar. Geçen yıl Keita'nın 8.500.000 Euro'ya Katar'a gidişinden başka bu ölçekte bir satış hatırlamıyorum. Fenerbahçe'nin o dönemki en değerli oyuncularından Tuncay Şanlı'nın bonservissiz Middlesbrough'a gidişi ve sonraki Avrupa macerası da taze hatıralar arasında. Yine  Galatasaray'ın UEFA şampiyonu kadrosundaki oyunculardan ne kadar kazandığı malum. STSL'nin transfer hacminin bu denli küçük kalmasının nedeni futbolcuların yeteneksizliği asla değil. Evet, Süper Lig'deki yerli futbolcular mental anlamda Avrupalı meslektaşlarının oldukça gerisinde ancak, ederlerinde bu kadar fark yaratacak kadar değil. Yani ne düşündüğümüz kadar iyiyiz, ne de düşündüğümüz kadar kötü.

Burada iş lig kalitesinin topyekün yükselmesine kalıyor. Bu iş tamamen bir pazarlama işidir. Ligue 1'deki neredeyse her Afrikalı oyuncu 10.000.000 Euro'nun üzerinde diğer liglere gidiyor. Bu arada, Lyon'un sattığı futbolculardan kazandıklarını ne yaptığını çok merak ediyorum gerçekten. Gaziantepspor ve Kayserispor'u dikkatle izlemek gerektiğini düşünüyorum mesela. Lig kalitesinin topyekün artması ve bir "piyasanın oluşması" ile birlikte ancak Süper Lig'den ciddi bonservislerle transferler gerçekleşebilir. 

Aslında bunu sadece kendimizi nerede gördüğümüz ve aslında nerede olduğumuzu değerlendirmek için yazdım, yoksa taraftarı olduğum takımdaki oyuncunun, benimsediğim, desteklediğim bir oyuncunun hiçbir ücret karşılığında gidip başka bir takımda oynamasını istemem. O da başka bir yazının konusu. 


20 Kasım 2010 Cumartesi

Kurbanda Misimovic'e girmek

Saykodelik peygamberlerimizden Hz. İbrahim’in biricik evladına kıymasına razı olmayan Allah’u Te’ala’nın “Sakin ol Şampiyon!” diyerek gökten koyun indirmesinin yıldönümüne denk gelen şu mübarek kurban bayramında, Galatasaray yönetiminin birleşip kurban diye Misimovic’e girmesi dinen caiz midir bilemem lakin Wolfsburg’u şampiyon yapmış, Bundesliga'nın asist rekorunu kırmış, Bosna Hersek’i adam etmiş bir futbolcunun bu kadar çabuk piç edilmesi ayıptır, terbiyesizliktir, kıymet bilmezliktir.

Misimovic’in kadro dışı kalmasıyla ilgili yapılan açıklamalar bayağı ilginç. 1 hafta önce teknik direktör Hagi bir basın açıklaması yapıyor ve “bazı futbolcular ciddiyetsiz, devre arasına gelmeden onlarla yolumuzu ayırabiliriz” diyor. Moralman, Cübbeli Ahmet Hoca ile aynı masada maklube yemek zorunda kalan CHP Kadın Kolları Başkanı’ndan farkı olmayan takım bu açıklamayla daha da geriliyor. Elano, “Galatasaray’da mutluyum ama Brezilya’ya dönmek isterim” diyor bu açıklamalardan sonra. Taraftarlar olarak biz, isim verilmeden hedef gösterilen bu futbolcuların Servet, Ayhan, Mustafa Sarp gibi bayrak direğiyle arasındaki farkı kolay kolay bulamadığımız isimler olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu isimlere hiçbir şey olmazken, takıma gelişi 3-4 ayı geçmeyen ve muhtemelen henüz hiç 90 dakika forma giymemiş Misimovic göt altına giderek kadro dışı bırakılıyor.

Her futbolcu kadro dışı bırakılabilir fakat bunun belli şartları var. Bakalım Misimovic bu şartlara uyuyor mu; Misimovic hiç antrenman kaçırmamış ve yine hiçbir antrenmana geç gelmemiş. Düzenli olarak yapılan fizik kondisyon testlerinde takımın ya en iyisi ya da ikincisi çıkıyor. Antrenmanlar çoğunlukla basına kapalı olmadığından Sabri’yi ya da Ayhan’ı pandiklemiş olsa haberimiz olurdu, demek ki bu da olmadı. O zaman sormak lazım; düzenli olarak antrenmanlara gelen, fizik kondisyonu takımın geri kalanından çok daha iyi olan ve görünürde bir arızasını görmediğimiz bir futbolcu neden kadro dışı bırakılır? Daha güzel sorular da var; 13. hafta itibariyle averajı ekside olan bir takımda, kadroya yeni katılmış bir hücumcu kadro dışı bırakırken savunmacılara dokunulmaması neye delalettir? Ankaragücü maçında, Rijkaard gitsin diye bilerek isteyerek takıma iki gol yediren Servet Çetin cumhuriyet sucuğu gibi defansın tam ortasında dururken Misimovic’i A2 takımına göndermenin mantığı nedir?

Mesele Misimovic’in kadro dışı kalması değil, yönetimin taraftarla taşak geçer gibi hareket etmesi. Dersin ki “Kardeş ben radikal kararlar aldım, bu takımla olmuyor”, Misimovic’in ardından gönderirsin Servet’i, Sarp’ı, Ayhan’ı falan, Paf takımdan da alırsın 4-5 tane futbolcuyu A takıma, geleceğe yatırım yaparsın, eyvallah deriz, sineye çekeriz. Ee ama bunu da yapmıyorsun. Ya da çık basının karşısına “Misimovic’in kabahati budur” de, o da yok.

Adnan Polat kimdir? Ne işe yarar? 10 yıldır stadyum yapıyoruz. Yok amına koyyim proje onaylanmadı, yok amına koyyim mühendisin kafasına kamyon çarptı, yok amına koyyim orası devlet arazisiymiş… 1 yıl sonra stadyum hazır diyorsun, aradan 5 yıl geçiyor. İşçiler bilmem ne zamandan beri maaş alamıyoruz diye gösteri yapıyor. Haldun “İn Haldun We Trust” Üstünel gibi bir adam yönetimi bırakıyor. Canlı yayında “Rijkaard’la sözleşme yenileyeceğiz, sonuna kadar arkasındayız” demenin üzerinden 1 ay geçmeden adamın sözleşmesini fes ediyorsun. Yerine de, kendi üzerindeki eleştirileri bertaraf etmek için taraftarın taptığı fakat son 5 yıldır takım çalıştırmamış, başarılı olamayacağını adın gibi bildiğin Hagi’yi getiriyorsun. Daha iki yıl evvel futbolu bırakan efsane Tugay Kerimoğlu’nu da onun yardımcısı yapıyorsun. İkisi de canımız ciğerimiz ama sen de en az bizim kadar biliyorsun, bu adamlar başarısız olacaklar. Galatasaray yönetimi kötü olabilir, başarısız olabilir, her şey olabilir ama yavşak olamaz. Galatasaraylılık bir kültürdür, gelenektir. Ve bu gelenekte ne Adnan Polat’a ne de Adnan Sezgin’e yer yok.

Adnan Sezgin’e de bir çift lafım var. Rijkaard’ın gönderilmesinden sonra gazetelere açıklama yapmış. Demiş ki “Taraftarın tepkisi yüzünden bugüne kadar 5 kez istifamı verdim ama başkanımız kabul etmedi”. Sevgili Adnan Sezgin, istifa bir kez verilir. İstifa tek taraflıdır. İstifa onurlu bir harekettir ama sayısı arttıkça kişinin onurunu da azaltır. Ben 6 yaşımdan beri istifa ediyorum ulan tribinizle 3-5 malın aklını alabilirsiniz ama emin olun yalnızca 3-5 malın aklını alabilirsiniz. Biz yemiyoruz zira.

Galatasaray yönetiminin meşruiyeti bitmiştir. Yönetimin istifa etmesi ve yeni bir kongre yapılması gerekir. Hagi ve Tugay Kerimoğlu kabul ederlerse –ben etmezdim ama onlar efendi adamlar, belki ederler- Paf takımın başına geçirilir ve geleceğe yatırım yapılabilir. Gelecek yıllar için kaliteli bir teknik adamla anlaşılabilir. Servet, Sabri, Ayhan, Sarp, Barış gibi futbolculara üzerinde “Başkanım beni al” yazan tişörtler giydirilip Aziz Yıldırım’ın kapısının önüne bırakılabilir, bir taşla iki kuş vurulabilir. Baros, Neill ve Cana hariç diğer yabancılardan bu saatten sonra hayır gelmez, onlar da devre arasında gönderilebilir. Yerlerine öncelikle genç takımdan oyuncular alınırsa daha mantıklı olur, zira zaten bu sene bitti, ilk 4’e girmek bile mucize olur. Bu sebepten bu kaybı bir iki oyuncuyu adam ederek kâra dönüştürebiliriz. Belki devre arasında bir iki tane –ki devre arasında böyle oyuncular bulunmaz pek- kaliteli yabancı alınabilir ama önceliğin Paf oyuncuları olması daha hayırlı olur. Taraftarlar birleşerek Polat Towers’ın önüne kakayla “GS ULAN” yazabilir, eğlenceli olur.

3-0 yenildiğimiz milli maçtan hemen sonra Hamit Altıntop çok güzel, çok yerinde bir şey söyledi. Dürüst olmalıyız dedi. Milli tarihimiz yalan, siyasetimiz yalan, kendimize atfettiğimiz tüm özellikler yalan, futbolumuz yalan, söylediklerimiz yalan… 85 milyon insan her gün aynı yalana uyanmaktan vazgeçmeli artık.

10 yıldır Galatasaray’ın kadrosunda Sabri var ulan, eksikliklerimizle barışalım artık.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Dev Aynasındaki Karınca

Başlığa bakınca menkıbe okuyacağınızı sanmış olabilirsiniz. Haklısınız da. Fakat Galatasaray'ın hocası Rikkaard'ın akıbetinin belli olacağı şu fantastik günlerde Türk spor basınında Arda, Mesut Özil ve Hiddink üzerinden dönen tartışmalardaki metafizik öğeler, kabul edersiniz ki dini bir menkıbedekinden hiç de aşağı kalmıyor. Hatta Hira mağarasında ağ örerek Hz. Muhammed'i kurtaran örümceğin Erman Toroğlu'ndan çok daha gerçek, çok daha akla yatkın olduğuna dair güçlü argümanlarım var.

Madem Erman Toroğlu öküzünden başladık, ondan devam edelim. Tüm bu "seks yapıyor ondan sakat" geyiklerini bir kenara bırakıp, malum videodaki Arda Turan'a kilitlenelim. Ağlamamak için kendini tutan bir çocuğun sesinin çatallanmasına kilitlenelim. Gözyaşlarını silişine kilitlenelim. Bu adam, Türkiye'nin en büyük ve en başarılı futbol kulübünün kaptanı. Hem de henüz 23 yaşında. Bakın burası önemli, bu "çocuk" henüz 23 yaşında. Sakatlanmış. Muhtemelen en az 2 ay futbol oynayamayacak. Geçen sene taraftarlarla arası bozulmuş. Eskisi kadar sevilmediğini düşünüyor. Ve bu çocuk 23 yaşında. Medyatik bir sevgilisi var ki futbolcu için tehlikeli bir durum. Alpay'ın, tek bir ağızdan eşine küfreden 20.000 taraftar yüzünden Almanya'ya gittiğini unutmayalım. Unutmayalım demişken, Arda henüz 23 yaşında. Geçen sene Atletico Madrid'ten teklif gelmiş, başkan bırakmamış. Milli takımda o yokken oyun kurulmuyor, futbol oynanmıyor. Bu çocuk şimdi sakat. Ve Türk futbol basınının kıçındaki kıllar ağarmış kadrolu vampirlerinden biri bu çocuğun sakatlığını "fazla seks yapma"sına bağlıyor. Bir gazete de hem Arda'nın hem de sevgilisinin fotoğraflarını boy boy yayınlayıp manşete bu seks ve sakatlanma iddiasını yerleştiriyor ahlaksızca.

2 gün önce Erman Toroğlu'nun yorumcu olarak çalıştığı TV programındaki açıklamalarını gördüm. Ben böyle bir şey söylemedim, hedef gösteriliyorum dedi. Böyle bir açıklamayı yapacak yavşaklıkta bir adam söyle desen sokaktaki adama, hiç düşünmez Ermen Toroğlu cevabını verir. Çünkü Erman Toroğlu modeli adamlar yorum, analiz falan yapabilecek akli melekelere sahip değiller, yalnızca böyle tartışmalar yaratabilirler, diğer türlü var olamazlar. Neyse, Erman Toroğlu tapiri için şu imleçin hareket etmesi bile kayıptır.

Rijkaard, son Ankaragücü maçından sonra kızağa çekilmek üzere medyanın önüne itildi. Tıpkı Milan'ın başındaki Fatih Terim gibi. Ankaragücü maçında bilerek, isteyerek takımın gol yemesine neden olan Servet Çetin'in karaktersizliğinin aynısını Fatih Terim'li Milan'da İnzaghi, kazandıkları penaltıyı bilerek kaçırarak ve bunu da basına söyleyerek yapmıştı. Hikayeler benzer lakin öznelerin ağırlığı konusunda ciddi bir farklılık var. Fatih Terim, İtalya gibi futbol anlamında dünyanın sayılı ülkelerinden birinde çalışmasa İtalya açısından pek de bir şey değişmez. Fakat Rijkaard Türkiye futbolu için nimettir, mucizedir. Herkesin ağzını aça aça izlediği Barcelona'nın sistemini kuran adamdır Rijkaard, Şampiyonlar Ligi kaldırmış adamdır. Ve biz şimdi bu adamı gönderip yerine her mimiğinde derin ve ayrı bir anlam saklı yüz çengisi Hikmet Karaman'ı getirmeyi düşünüyoruz. Birkaç gün evvel bir programda denk geldim Hikmet Karaman'a, sunucu "Rijkaard'ın yardımcılığını teklif etseler kabul eder misiniz?" dedi, hikmetinden sual olunmaz Hikmet Karaman da "Etmem, ama Rijkaard'ın sportif direktörlüğü teklifi gelirse düşünürüm" dedi. Dadaizmin harman olduğu bu topraklarda yetişen Hikmet Karaman'ın en büyük başarıları mercimek çorbasını üzerine dökmeden içebilmek ve Kayserispor'la ligi 6. bitirebilmek. Ulan adam Şampiyonlar Ligi kupası kaldırdı, Kayserispor'a ayakkabısının sağ tekini yollasa, o ayakkabı orada senden fazla saygı görür it. Neyse, Hikmet Karaman iyi adam, kızmayalım fazla.

Şunu her yerde, her zaman sıkılmadan usanmadan söylememiz lazım;Türk futbolu diye bir şey yoktur, kendimizi kandırmayalım. 2008 Avrupa Şampiyonası'ndaki zincirleme mucizelerimizden beridir dünyanın en patetik futbol ekolü tanımlamasıyla günbegün karşılaşıyoruz. Neymiş efendim, "biz motivasyonla oynuyoruz, rakiplerimizi bu inançla yeniyoruz". Demezler mi adama "Ee yarram, madem öyle Dünya Kupası'na neden gidemedin?" diye. Sanki İtalya, İspanya falan 11 tane androidle çıkıyor sahaya. Öküz, sen futbolcunu yine motive et, diğerleri etmiyorlar mı sanki, davar?

Ekolü "gazlamak" olan takım, İngiltere'yi yenip evinde San Marino'ya yenilir. Çünkü devam eden şey sistem değildir, motivasyondur. O motivasyon kaybolduğunda da Azerbaycan'a yenildiğimiz gibi yeniliriz. Tıpkı Beşiktaş'ın İngiltere'de Chelsea'yi yendiği gibi. Tıpkı Fenerbahçe'nin Pendikspor'a yenildiği gibi. Ki zaten ekol olarak "gazlama"yı kabul ettiğinde Azerbaycan'a yenilmeye de kızmaman lazım. Madem futbolunda sistemi, oyuncu kalitesini, hücum varyasyonlarını, takım oyununu, altyapıyı önplana çıkarmak ya da ekol olarak benimsemek yerine motivasyonu ve gazlamayı seçiyorsun, o zaman Azerbaycan yenilgisinin sebebi olarak "onlar daha iyi motive olmuş" dersin geçersin. Zira analiz yapacak bir seçenek bırakmıyorsun ki. Motivasyon dediğin şey bulgur değil ki tartıp ölçesin.

Azerbaycan yenilgisi hakkında konuşmak lazım tabii ki lakin Almanya yenilgisinden sonra veryansın edenleri anlamak hakikaten imkansız. Bu adamlar geçen dünya kupasında, kupanın favorisi Arjantin'i 4-0 yenmediler mi? Mükemmel bir takım oyunu oynamıyorlar mı? Neredeyse tüm mevkilerindeki oyuncular kalite olarak bizim futbolcularımızdan üstün değil mi? Nasıl bir aymazlıkla kendimizi dev aynasında görüyoruz anlamıyorum. Son 15 yılda futbolumuz ilerledi, gelişti, hem de o küfür ettiğimiz Mesut Özil gibi Almancı futbolcular sayesinde oldu bu. Şimdi ise milliyetçilik damarlarımızı gere gere Mesut'a küfrediyoruz. Sahte Twitter hesabından "Ben Türk değilim, Kürdüm" yazısını görünce tüm o sempatimiz bir anda "vay orospu çocuğu"na dönüyor. Sonra adam gerçek Twitter hesabından "Ben öyle bir şey demedim ama Kürt olsam ne değişecek" diyerek tüm o tek hücrelilere kapak üstüne kapak veriyor.

Mesut Özil Alman milli takımı yerine Türk milli takımını seçseydi şu anda Real Madrid'te oynuyor olur muydu? Nuri Şahin son 5 yıldır Türk milli takımının formasını kaç kere giydi? Almanya'dan gelen futbolcuların kaç tanesini adam gibi kullanabildik?

Mesut Özil testimize doldurup doldurup amaçsızca yere döktüğümüz suyu milli takımımızı seçmeyerek kesti. Çünkü Türk milli takımında oynamanın kariyerine zarar vereceğini gördü. Bakın şurada Bosna Hersek-Almanya u-17 maçının istatistikleri var. Almanya maçı 6-1 kazandı ve Almanya'nın 6 golünü de Türk asıllı Alman futbolcular attı. Keşke biraz kafamızı çalıştırıp, "Dünyaya bedel gazımız var" ekolü gibi saçmalıklarla uğraşmak yerine futbolumuzun gelişmesi için rasyonel bir hamle yapsaydık da şu canavar gibi çocuklar bizim milli takımımızı seçseydi, biz de onları 3-4 yıl sonra Türk milli takımı formasıyla izlerken keyiften kudursaydık. Ama öyle olmayacak çünkü Mesut Özil "Kral çıplak" dedi. Türkiye'nin futbolla alakasının olmadığını, bağıra bağıra söylemekten gurur duyduğumuz "futbolla yatıp futbolla kalkan" bir ülke olmadığımız gösterdi o çocuklara.

Almanya'daki lisanslı Türk futbolcu sayısı, tüm Türkiye'deki lisanslı futbolcu sayısından daha fazla. Biz sporu, futbolu falan sevmiyoruz, biz taraf olmayı seviyoruz.


Not: Bu yazıyı yazmaya başladığımda Rijkaard henüz Galatasaray'dan ayrılmamıştı. Ayrılacağını da düşünmüyordum açıkçası. Şimdi Hagi+Hakan Şükür'lü seçeneklerden, Fatih Terim'den bahsediliyor. Kızıyorum ama sanırım yalnızca bunu hak ediyoruz.

Rijkaard'ın gönderildiği, Hiddink'in kalitesinin tartışıldığı ülkede futboldan bahsetmek :)