Pages

9 Mayıs 2010 Pazar

7'den 77'ye

2005'te Peru'da yapılan FİFA 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonası'nda Brezilya u-17 Milli Takımı'yla yarı final oynayan Türkiye u-17 Milli Takımı'nı ve turnuvadaki küçük çaplı mucizelerini tekrar tekrar anlatmak, Türk futbolundaki temel sorunlarını anlamak için muhteşem bir referans noktası oluşturuyor bana göre. Kısa hatırlatmalar ve istatistikler verirsek;

Kadro: Volkan Babacan, Onur Recep Kıvrak, Eray Birniçan, Cengiz Çoban, Emre Balak, Anıl Taşdemir, Mehmet Yılmaz, Ferhat Bıkmaz, Ergün Berisha, Erkan Ferin, Serdar Kesci, Harun Karadaş, Aykut Demir, Caner Erkin, Murat Duruer, Nuri Şahin, Deniz Yılmaz, Aydın Yılmaz, Özgürcan Özcan, Tevfik Köse.

Bu kadrodan şu anda iyi oynayarak gündemde yer bulabilen kaç kişi var? Hiç. Hatta ve hatta şu anda Galatasaray'ın sol kanadında oynayan Caner Erkin, aradan geçen 5 yılda o kadara kadar profesyonelleşti ki bu seneki Atletico Madrid maçının son dakikalarında verilmeyen penaltıdan sonra rakip oyuncuya çift tekme dalarak kırmızı kart gördü ve maçı uzatmaya götürmek için kendini paralayan takımını 10 kişi bıraktı.

Turnuvanın en iyi 3. oyuncusu Nuri Şahin seçildi.

Bundesliga'da forma giyen en genç oyuncu unvanına sahip olan Nuri Şahin, u-17'deki başarısını devam ettiremedi ve 2 sene önce Feyenoord'a kiralandı. Bu sene ise tabir caizse "akıllandı" ve Borussia Dortmund'a geri döndü. Bayağı başarılı bir sezon geçiren Nuri, Türk futbolcusunun kronik kekoluğuna tekrardan yakalanmazsa muhtemelen bir kaç yıla kadar Avrupa'nın dev kulüplerinden birinde ilk 11 oynamaya başlayacaktır.

Turnuvanın gol kralı Carlos Vela olurken, 2. Nuri Şahin, 3. ise Tevfik Köse oldu.

Tevfik Köse, 2005'ten beri Anadolu kulüplerinde bile forma şansı bulamayan bir oyuncu oldu. Bu sezon ise, 2005 yılındaki u-17 Milli Takımı'nın teknik direktörü olan Abdullah Avcı'nın çalıştırdığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü'ne transfer oldu ve nispeten başarılı bir sezon geçirdi.

Turnuvanın yarı final maçında Brezilya ile karşılaşan Türkiye u-17 Milli Takımı ilk yarı 3-0 yenik duruma düşmesine ve 10 kişi kalmasına rağmen ikinci yarı skoru 3-3'e getirerek maçı uzatmaya götürdü fakat uzatma dakikalarında yediği gol ile finale çıkma şansını kaçırdı.

O gün Brezilya u-17 takımında şu oyuncular vardı; Anderson (Manchester United),Denilson (Arsenal), Marcelo (Real Madrid), İgor (Sevilla), Ramon (CSKA Moskova). Yine o turnuvada oynayan Carlos Vela, Dos Santos gibi non-samba oyuncuların kariyerleri ortada.

u-17 üzerinden yola çıkarak anlatmaya çalıştığım bu olmamış/olamamış futbolcuların sıkıntısı nedir? Şöyle bir bakınca Avrupa'da adam gibi başarı sağlamış, istikrarlı tek oyuncumuz Tugay Kerimoğlu. O da zaten Almanya'dan gelmişti Türkiye'ye. Elimizdeki bu verilere bakarak sıkıntı Türklükte değil de Türkiye'de diyebiliyoruz açıkça.

Hakan Şükür'le beraber dilimize pelesenk olan "duygusal futbolcu" tabirini geçerli bir mazeret kılan, daha da önemlisi "duygusal olmayan futbolcu"ya yeğ tutmamızı salık veren futbol basınımızı da bu noktada ağır bir şekilde eleştirmemiz lazım. Duygusal olduğu için üzerine düşen görevi yapmayan/yapamayan adamı "ruhsuz Avrupalı"ya göre daha normal kabul eden ve "duygusallık", "yüreklilik", "misafirperverlik" gibi sahte toplumsal metaforlar ile başarısızlıklara neden bulan Türk basını için, kendini kandırmaya programlanmış Türk profili sadece bir müşteridir. Müşterinin de azla yetineni evladır. Spor, sanat, siyaset vb. branşlar bahane bulmak yerine gelişmeye başladığında basın da doğal olarak gelişmeye, yeni duruma ayak uydurmaya mecbur kalacaktır. Gelişime ayak uyduramayanlar ise silinip gidecektir. Yılmaz Özdil, Yiğit Bulut, Ertuğrul Özkök gibi tek hücreli mahlukların gazetelerde ve televizyonlarda her dakika karşımıza çıkmasının sebebi de budur.

Daha iyisi için uğraşmak yerine daha azıyla yetinen bir toplum yaratmak her ne kadar fantastik bir iş gibi görünse de ne yazık ki Türkiye'nin acı bir gerçeğidir. Türk kimliği üzerine inşa edilen bu "duygusallık" safsataları başarısızlığı örtmekle kalmamakta, aynı zamanda "milli" bir işlevi olduğundan dolayı da faşizmin yeniden üretiminin en temel mekanizmasına dönüşmektedir.

Mide Bulantısı

Süper Lig'de ilginç şeyler oluyor son günlerde. Melih Gökçek, Ankaragücü Kulubü başkanı'nın babası sıfatıyla bir televizyona çıkıp, Fenerbahçe ile oynayacakları maçta kırmızı kart görmesi için oyuncuları olan Broggi'ye para teklif edildiğini söylüyor. Peki bu oyuncu gerçekten, pozisyon gereği kırmızı kart görürse ne olacak?

Ondan önce aynı kulübün asbaşkanı çıkıp aklı yerinde olan kimsenin söyleyemeyeceği şeyler söylüyor, 2 gün sonra da özür diliyor. İlk açıklamalarında o kadar saldırgan ki, kötü bir oyuncu profili çiziyor. Sanki rolünü ezberlemiş de çıkmış gibi. Üstelik karşı taraf sessizliğini korurken. Açıkcası, asbaşkanın bu açıklamalarına hangi gözle bakarsanız altından farklı şeyler çıkar. Biri der ki "ortamı geriyor, oyuncularını motive ediyor", diğeri "hayır kardeşim adam haksızlığa uğramış veryansın ediyor" bir başkası da "Karşı takıma maçı çoktan satmış, hedef şaşırtmaya çalışıyor". 

Diğer yandan, sezon başından beri bir mali kriz içinde olan hatta Darius Vassel'in otel ücretini ödemeyediği için tahliye etmek zorunda kalan kulüp, mevzubahis maçtan önce oyuncularına 4 milon dolara yakın bir ödeme yapıyor. Maç üzerine bu kadar spekülatif konuşmadan sonra ise insanın aklına türlü türlü şey geliyor.

Normal koşullarda bunların hepsi doğal olabilir, ancak maç üzerinde bu kadar soru işareti oluşturan bizzat yöneticilerdir.

Merak ediyorum gerçekten, dünyada üzerinde bu kadar yoğun şaibe gölgesi dolaşıp da kanıtlanmış hiçbir suçlamanın ya da hüküm giymiş kimsenin olmadığı bir lig ya da herhangi bir kurum var mıdır? Ya da bunlar gerçekten yok da biz mi çok evhamlıyız?

Belli ki bir yerde sorun var. Ya adalet sistemimizde, ya ahlak anlayışımızda, ya hafızalarımızda ama bir yerlerde bir sorun var. Hiç iddiası olmayan bir takımın çıkıp şampiyonluk kovalayan ya da düşmemeye çalışan bir takım karşısında dürüstçe oynayabileceği konusunda sürekli şüphelerimiz var ki, buna dünyanın her yerinde ahlak zaafiyeti derler. Bir takımın kalecisi diğer takımdan ligin son haftası 8 gol de yiyebilir, başka bir takım diğer şampiyonluk adayı karşısında 3-0'dan maçı da çevirebilir. Şampiyonluğu kazanan takımın başkanı federasyon başkanının babasına kupa da götürebilir, düşmemeye çalışan bir diğer kulübün başkanı da federasyon başkanıyla yakın ilişkiler içinde olabilir. Bunlar hem futbolun hem insan ilişkilerinin içinde olan şeyler. Peki kimin içinden bunlara inanmak geliyor?

Alt liglerden tutun da, Süper Lig'e kadar Türkiye'de oynanan her maçın üzerinde bir soru işareti var. Çünki Türkiye'de bariz bir ahlak ve bunun sonucu olarak bir güven sorunu var. Hepimizin işaret parmakları çok uzun.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Biz Üzerine

EURO 2008'de oynadığımız tüm maçlarda, toplamda yalnızca 9 dakika galip durumda olmamıza rağmen yarı final oynamamızı, şansımızın yaver gitmesinden ziyade oyun stilimize bağlamakta beis görmeyen futbol basınımız sayesinde "Acaba biz yanlış mı yapıyoruz bu işi" sorgulamamızı her seferinde erteliyoruz. "Motivasyonla çalışan sprinter karakterli futbol takımı" denyoluğuna inanan adamı memleketteki standart futbol seyircisi kabul edebilir miyiz bilemem ama büyük bir kitleyi özetlediği kesin. Bu adam için futbol "nasıl siktik sizi"den öteye gidemeyecek bir şey. İnancın, inanarak mucizeler yaratmanın, mitlerin en güzeli olan milli tarihimiz açısından önemini göz önünde bulundurursak emek vermenin, çalışmanın, disiplinin her şeyimizde olduğu gibi futbolumuz için de ne kadar önemsiz olduğunu fark edebiliriz.
Lisanslı futbolcu sayısı/Nüfus oranına göre dünyanın en alt sıralarında yer almamız "Futbolla yatıp futbolla kalkan" bir ülke olduğumuzun en açık kanıtıdır. Finlandiya, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, Güney Kore, Avustralya gibi pek çok ülkede bizdekinden çok daha fazla sayıda spor kompleksi olması da bizim ne kadar yetenekli sporcularımızın olduğuna delalettir. Öyle ya, madem bizdeki gençlerin spor yapacak tesisi yok ama yine de Avrupa ve Dünya Kupası'nda yarı final oynamışız, demek ki çok yetenekliyiz. Almanya'da yaşayan Türklerden futbol lisansı olanların sayısı tüm Türkiye'deki lisanslı futbolculardan fazla. Sorun değil ama, Dünya Kupası'nda yarı final oynadık biz. Yanlış yapıyor olsaydık eğer bu başarıların gelmemiş olması gerekirdi. Gerçi berabere kaldığımız maç bitiminde İsviçrelileri tekme tokat dövmemiz,UEFA Kupası yarı final maçı için Türkiye'ye gelen Leeds United taraftarı İngilizlerden ikisini öldürmemiz gibi inanılmaz sabıkalarla dolu bir geçmişimizin olduğunu hesaba katarsak Türkiye açısından futbolun yaşam kalitesine etkisini konuşmak, helikoptere mızrakla saldıran Afrikalı ile iPad konuşmaktan farksız.
Özellikle futbol ile tırmandırılmaya çalışılan şiddet ve faşizm, Oral Çalışlar'ın Radikal'deki köşesinde geçenlerde değindiği bir konuydu. Taksim'de öldürülen Leeds United taraftarları için Star Gazetesi'nin bir gün sonra attığı manşet "Two Size" imiş. Kendini korumak için eğilmiş İngiliz taraftarın fotoğrafı altına "Leeds'li holiganlara Taksim'de kafasına vura vura toprağı öptürdüler... Leeds'li futbolculara Ali Sami Yen'in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de two rekat". Bırakalım sporun yaşam kalitesine etkisini, şu yazının yazılamayacağı, yazıldığında ise yazarının, gazetesinin, patronlarının, genel yayın yönetmeninin ciddi cezalar alabileceği bir adalet anlayışı bile bizi en az 20 yıl öteye götürür. Yazının yazıldığı zamanlar Star Gazetesi'nin tirajı en yüksek gazetelerden biri olduğunu da unutmayalım. Faşizmin ülkedeki boyutu açısından önemli bir kriter bu. İngilizlerin Taksim'de dövülerek öldürülmesinden yaklaşık 10 yıl sonrasına denk gelen bugünlerde Ahmet Türk'e atılan yumruğu "adaletin tokmağı" olarak gören Yılmaz Özdil şu anda Hürriyet'te yazıyor. Hürriyet Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden biri. Demek ki arpa boyu yol kat edememişiz.
Heysel Faciası üzerine anlatılan bir hikaye var, belki şiddeti meşrulaştırma hususunda bize de bir şeyler öğretir. 1985'te Liverpool ve Juventus arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçında, İngiliz taraftarların İtalyanların bulunduğu tribüne girmesi neticesinde çöken tribünün altında kalan 39 kişi ölür, 600 kişi yaralanır. Bu inanılmaz olayın neticesinde FİFA, İngiliz milli takımı da dahil tüm İngiliz takımlarını Avrupa kupalarından 5 yıl men eder. Cezanın ikinci yılı dolarken FİFA komitesinde cezanın iptali konusu gündeme gelir ve İngiliz delege "Konuyu Başbakanımız Margaret Thatcher'la görüşmem lazım" der. Margaret Thatcher ise "Hayır, henüz çok erken" der ve ceza iptalini reddeder.
Umarım biz de bir gün kendi kendimizi cezalandırabilecek seviyeye geliriz.

4 Mayıs 2010 Salı

Revenge!





Biz buna rövanş diyoruz. Bir nevi İngilizce'deki "revenge" yani intikam kelimesinin Türkçe fonetiği. Elin İngiliz'i ise bizim rövanş dediğimiz maça "return match" diyor genelde.

Oysa bu tam anlamıyla bir "revenge" olarak değerlendirilebilir. Bundan 14 sene önceki spekülatif maçın ve ardından kaçan şampiyonluğun rövanşı için 2 fırsat var Şenol Güneş'in elinde. Kısmetli adam vesselam şu Şenol Güneş, kader insanlara genellikle 2 rövanş fırsatı vermez.

Gerçi 27 senedir alamadığı Türkiye Kupası'nı bir sene daha alamamak Fenerbahçe'yi pek sarsmaz da, ikinci bir Denizli şoku kaldırır mı bu camia onu bilemedim. Sonunda Galatasaray'ın şampiyon olmaması belki depremi hafifletir bu durumda.