Pages

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Biz Üzerine

EURO 2008'de oynadığımız tüm maçlarda, toplamda yalnızca 9 dakika galip durumda olmamıza rağmen yarı final oynamamızı, şansımızın yaver gitmesinden ziyade oyun stilimize bağlamakta beis görmeyen futbol basınımız sayesinde "Acaba biz yanlış mı yapıyoruz bu işi" sorgulamamızı her seferinde erteliyoruz. "Motivasyonla çalışan sprinter karakterli futbol takımı" denyoluğuna inanan adamı memleketteki standart futbol seyircisi kabul edebilir miyiz bilemem ama büyük bir kitleyi özetlediği kesin. Bu adam için futbol "nasıl siktik sizi"den öteye gidemeyecek bir şey. İnancın, inanarak mucizeler yaratmanın, mitlerin en güzeli olan milli tarihimiz açısından önemini göz önünde bulundurursak emek vermenin, çalışmanın, disiplinin her şeyimizde olduğu gibi futbolumuz için de ne kadar önemsiz olduğunu fark edebiliriz.
Lisanslı futbolcu sayısı/Nüfus oranına göre dünyanın en alt sıralarında yer almamız "Futbolla yatıp futbolla kalkan" bir ülke olduğumuzun en açık kanıtıdır. Finlandiya, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, Güney Kore, Avustralya gibi pek çok ülkede bizdekinden çok daha fazla sayıda spor kompleksi olması da bizim ne kadar yetenekli sporcularımızın olduğuna delalettir. Öyle ya, madem bizdeki gençlerin spor yapacak tesisi yok ama yine de Avrupa ve Dünya Kupası'nda yarı final oynamışız, demek ki çok yetenekliyiz. Almanya'da yaşayan Türklerden futbol lisansı olanların sayısı tüm Türkiye'deki lisanslı futbolculardan fazla. Sorun değil ama, Dünya Kupası'nda yarı final oynadık biz. Yanlış yapıyor olsaydık eğer bu başarıların gelmemiş olması gerekirdi. Gerçi berabere kaldığımız maç bitiminde İsviçrelileri tekme tokat dövmemiz,UEFA Kupası yarı final maçı için Türkiye'ye gelen Leeds United taraftarı İngilizlerden ikisini öldürmemiz gibi inanılmaz sabıkalarla dolu bir geçmişimizin olduğunu hesaba katarsak Türkiye açısından futbolun yaşam kalitesine etkisini konuşmak, helikoptere mızrakla saldıran Afrikalı ile iPad konuşmaktan farksız.
Özellikle futbol ile tırmandırılmaya çalışılan şiddet ve faşizm, Oral Çalışlar'ın Radikal'deki köşesinde geçenlerde değindiği bir konuydu. Taksim'de öldürülen Leeds United taraftarları için Star Gazetesi'nin bir gün sonra attığı manşet "Two Size" imiş. Kendini korumak için eğilmiş İngiliz taraftarın fotoğrafı altına "Leeds'li holiganlara Taksim'de kafasına vura vura toprağı öptürdüler... Leeds'li futbolculara Ali Sami Yen'in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de two rekat". Bırakalım sporun yaşam kalitesine etkisini, şu yazının yazılamayacağı, yazıldığında ise yazarının, gazetesinin, patronlarının, genel yayın yönetmeninin ciddi cezalar alabileceği bir adalet anlayışı bile bizi en az 20 yıl öteye götürür. Yazının yazıldığı zamanlar Star Gazetesi'nin tirajı en yüksek gazetelerden biri olduğunu da unutmayalım. Faşizmin ülkedeki boyutu açısından önemli bir kriter bu. İngilizlerin Taksim'de dövülerek öldürülmesinden yaklaşık 10 yıl sonrasına denk gelen bugünlerde Ahmet Türk'e atılan yumruğu "adaletin tokmağı" olarak gören Yılmaz Özdil şu anda Hürriyet'te yazıyor. Hürriyet Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden biri. Demek ki arpa boyu yol kat edememişiz.
Heysel Faciası üzerine anlatılan bir hikaye var, belki şiddeti meşrulaştırma hususunda bize de bir şeyler öğretir. 1985'te Liverpool ve Juventus arasında oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçında, İngiliz taraftarların İtalyanların bulunduğu tribüne girmesi neticesinde çöken tribünün altında kalan 39 kişi ölür, 600 kişi yaralanır. Bu inanılmaz olayın neticesinde FİFA, İngiliz milli takımı da dahil tüm İngiliz takımlarını Avrupa kupalarından 5 yıl men eder. Cezanın ikinci yılı dolarken FİFA komitesinde cezanın iptali konusu gündeme gelir ve İngiliz delege "Konuyu Başbakanımız Margaret Thatcher'la görüşmem lazım" der. Margaret Thatcher ise "Hayır, henüz çok erken" der ve ceza iptalini reddeder.
Umarım biz de bir gün kendi kendimizi cezalandırabilecek seviyeye geliriz.

Hiç yorum yok: